İstanbul'da yaşamanın getirdiği zorluklardan, gönlümüze ve sırtımıza yük olan insanlardan biraz uzaklaşmak için yıllık iznimi bir fırsat olarak görüyorum.
İstanbul’dan şikayetçiyiz evet ama çok seviyorum. Ayrılınca uçurum gibi büyüyor içimde hasreti İstanbul’un. Hayallerimi, düşlerimi, dünümü ve bugünümü inşaa ettim ben bu şehirde. İstanbul benim aşkım. En yakınım, anam ve babam. Onca çileye rağmen sevmekten hiç vazgeçmedim. Uyudum düşlerim sevdim İstanbul’u, uyandım hayallerimde…
Böyle bir haletiruhiye içinde izin kullanımı için tam İstanbul’dan ayrılmışken Ali Haydar Haksal ağabeyin vefat haberi geldi. Apar topar geri döndüm. Son görevimizi yaptıktan sonra da yola revan olduk.
Ölümle başladık, devam edelim. Farkında mısınız? Ölüm her saniye aramızda geziyor. İnsanda ise tutkular, arzu ve istekler bitmez tükenmez bilmiyor. Dünyaya sahip olma mücadelesi kıran kırana sürüyor. Maalesef dünya bağlılığı ve bağımlılık hırsı ölüm yokmuş gibi davranışları artırıyor.
Bu davranışta olan kimseler için Hz. Peygamber’in şu sözünü hatırlatmak istiyoruz: “Ölümü sık sık hatırlayın.” Bugün, öyle umarsız ve haylaz zamanlara denk geldik ki ölümün adına bile tahammülü olmayanlara rastlayabiliyoruz. Oysa şu fani dünyada tek gerçek şey ölümdür.
Ölüm, toparlanmak için bir fırsat veriyor. Allah’a yakınlaşmanın fırsatını. Mahşer gününe hazırlık. Eskiler, ölen birinin geride kalan yakınlarının acısını kendi acısı gibi bilirdi. Bugün, kimse bana ölenin yakınlarının acısının paylaşıldığını söylemesin! Daha mevta defnedilirken mezar başında başlıyor dünya hırsı, mal mülk yarışı…
Evet, ölüm dünyanın tek gerçeği. Gerisi yalan. Mal yalan, mülk yalan, angarya. Velhasıl dünya denen şey yalan. Zenginlik ve fakirlik ise geçici bir hal, imtihan. Bunun için burdayız.
Bir kez daha ifade edelim, mezar başında malıyla övünenleri, afra tafra yapanları, ev ve apartman yarıştıranları, yazlık ve kışlıklarıyla övünen ve fakirliği başa kalkan çok kibir abideleri gördüm. Oysa kibir bile ölümlü. İlle de insanın kendine gelebilmesi için ölüm tokatı yememesi mi lazım?
‘Pes dedirten, bu da olmaz canım dedirten’ şeylere şahit oluyoruz. Mevta nüfuslu, şan ve şöhret sahibiyse, ölenin ardından birlikte çekilmiş fotoğraflar, yapılmış röportaj ve programlar hemen sosyal medyada yer alıyor. Oysa dünyadaki her halin ve her hikayenin bir sonu var.
Her camiadan çok varlıklı insan tanıyorum. İstisnası var ama çoğu hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Mal ve servet artıkça dünya bağlılığı artıyor. Bir diğer şahitliğimiz de şu, yaşlandıkça mala ve mülke bağlılık artıyor. Her nedense, “dünyada mekan, ahirette iman” deyimi bu tür kimselerde terazinin dünya yönünde ağır basmasına neden oluyor.
Bir gerçek daha..
Varlıkla yokluk, iyilik ile kötülük aynı anda bir bünyede bulunmaz. Çünkü iki zıt şey bir arada olmaz, anlaşamazlar. Günah ile sevap gibi. Dünya ile ahiret mesala. Hangisine gönül veriyorsan onunla oluyorsun, onunla oyalanıyorsun, ona benziyorsun. Allah Teala buyuruyor: “Şüphesiz dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” Ahiret yurdu böyle mi? Ölümsüz, ebedi…
Evet, dünya kalıcı yer değil, dost hiç değil. Ömür çok kısa burda. Bu gerçeğe rağmen dünya sığmayan insan gidip bir metrekarelik toprağa sığmak zorunda kalıyor.
Sevgili İbrahim Tenekeci’nin dilinden son noktayı koyalım: “Ölüm, hayatın biricik hakikati. Gitmek için geldik. Ölmek için yaşıyoruz. Mezarlıklar bu dünyanın en sahici parçası.“
Ali Haydar Haksal işte bu bilinçle yaşadı ve gidip Rabbine sığındı. Mekanı cennet olsun.