Bugün “tasavvuf” adı altında öyle şeyler konuşuluyor ki, insan bazen hayret ediyor. Kimi bir şahsı hatasız görüyor, kimi dinin ölçüsünü insanların sözlerine göre belirliyor, kimi de Kur’an ve sünnetten uzaklaşmayı “maneviyat” zannediyor. Oysa gerçek tasavvuf; ne hurafedir, ne bid’attir, ne de insanı Allah’ın kitabından ve Resûlü’nün sünnetinden koparan bir yolculuktur.

Hakiki tasavvuf; nefsi terbiye etmek, kalbi Allah’a bağlamak, ahlâkı güzelleştirmek ve kulluğu derinleştirmektir. Bunun ölçüsü ise yalnızca Kur’an ve sünnettir.

Allah Teâlâ buyuruyor:

“İşte benim dosdoğru yolum budur. Ona uyun. Başka yollara uymayın ki sizi O’nun yolundan ayırmasın.”

(En‘âm 6/153)

Tasavvuf, insanı Allah’ın yoluna yaklaştırıyorsa haktır. Ama Kur’an’ın dışına çıkarıyor, sünneti ikinci plana itiyor, kişileri kutsallaştırıyorsa orada durmak gerekir.

Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“Size iki şey bıraktım. Onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim.”

Gerçek tasavvufun merkezinde zikir vardır; fakat o zikir şuursuz bir tekrar değil, kalbi dirilten bir kulluktur. Kur’an’ın emrettiği gibi:

“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.”

(Ra‘d 13/28)

Fakat unutulmamalıdır ki, Allah’ın zikri insanı namazdan uzaklaştırmaz; aksine secdeye yaklaştırır. Hakiki mürşid, kendisine değil Resûlullah’a çağırır. Hakiki tarikat, insanı şeriatten koparmaz; şeriatin ahlâkını yaşatır.

Bugün bazı çevrelerde görülen aşırılıklar, tasavvufun özü değil; sonradan karışan yanlışlardır. Kabirlerden medet ummak, şeyhleri masum görmek, dinin ölçüsünü keşif ve rüyalara göre belirlemek İslam’ın değil, hevânın yoludur.

Kur’an çok açık konuşuyor:

“Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”

(Nisâ 4/80)

Demek ki Allah’a giden yol, Resûlullah’ın yolundan geçer. Onun göstermediği bir “maneviyat” anlayışı insanı hakikate değil, sapmaya götürür.

İmam Mâlik’in şu sözü asırlar boyu bir ölçü olmuştur:

“Bu ümmetin sonu, ancak ilk neslin düzeldiği şeyle düzelir.”

Sahabe nasıl yaşadıysa, gerçek tasavvuf da odur:

Az konuşmak…

Çok ibadet etmek…

Gösterişten kaçmak…

Dünyaya aldanmamak…

Gece gözyaşı dökmek…

İnsanlara merhamet etmek…

Haramdan titizlikle sakınmak…

Hazreti Cüneyd-i Bağdâdî’ye tasavvuf sorulduğunda şöyle demiştir:

“Tasavvuf; Kur’an ve sünnete sımsıkı bağlı olmaktır.”

İşte bütün mesele budur.

Bugün ümmetin ihtiyacı; slogan tasavvufu değil, sahabe ahlâkıdır. Sarıkla kibirlenen değil, secdede ağlayan insanlardır. İnsanları kendine bağlayan değil, Allah’a yönlendiren rehberlerdir.

Gerçek veli, insanları hayran bırakan değil; Allah’tan korkandır.

Gerçek mürşid, kendisini büyüten değil; sünneti büyütendir.

Gerçek tasavvuf ise; Kur’an’ın nuru ve sünnetin izinde yaşanan ihsan hayatıdır.

Çünkü Allah Resûlü (sav) Cibrîl hadisinde ihsanı şöyle tarif etti:

“Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.”

İşte tasavvuf budur:

Gösteri değil ihlas…

Şekil değil takva…

Menkıbe değil kulluk…

İnsanlara bağlanmak değil, Allah’a teslim olmaktır.

Allah bizleri Kur’an’dan ayrılmayan, sünnetten sapmayan, kalbi ihlasla dolu kullarından eylesin.

Amin.