“Bir yerde yerleşip oturma, mukim olma” ikâmetin karşılığı olarak veriliyor. Mukim olanlar oranın yerlisi olarak da görülür. Sonradan bir yere yerleşmiş olmak ile eskiden beri orada yaşıyor olmak arasında da fark vardır. İkâmet, oralı olmaktır, oraya ait olmaktır, orayla bir olmaktır.
Bir yerin yerlisi olmak, oranın geleneğini, kültürünü, tarihini, hayat biçimi her yönüyle bilmek anlamına geliyor. Çünkü insan yaşadığı yerin özellikleriyle büyür. Mutfağından başlayarak hayatın tüm alanlarını kuşatan ve belirleyen bir kalıp içinde şekillenir insan. Dil, kültür, inanç, âdetler, toplumsal normlar velhasıl doğumdan ölüme her şey yaşanılan yerin hususiyetleri ölçüsündedir.
Ayrıca ikâmet eden, ikâme eder yani yaşadığı yere bir şey katar, bildiklerinin üzerine bir şey koyar böylece öğrenilenin gelişmesi ve ayakta durması için bir vazifeyi yerine getirmiş olur. İçinde yaşadığı topluma katkı sunmakla insan kendi saygınlığını da artırmış olur.
Günümüzde ikâmet kavramı kendi anlamından daha doğrusu yukarıda izah etmeye çalıştığımız derinlikli anlamından sıyrılarak daha basit ve dar bir anlama evrilmiştir. Şöyle ki insanların ikâmetleri çok sık değişebiliyor. Dolayısıyla oranın yerlisi olmak ve yaşanılan mekânın kültürünü, görgüsünü öğrenmek için bu zaman dilimi yeterli değildir. Bu yaşam tarzı “yerlilik” yani fikir ve kültür olarak öz kaynaklardan beslenme, ona dayanma durumunu ortadan kaldırıyor. Neticede gelenek sürmüyor çünkü sürekliliği olmayan ikâmet biçimi insanları birbirine yabancı kılıyor.
Modern hayatın insanı getirdiği yer ikâmet olmaktan çıkıyor, pratik bir hayat biçimine sokuyor. Yeme içme ve barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanması tam manasıyla ikâmet etme olmuyor. Mesela komşuluk gibi bir bağ günümüzde oldukça zayıflamış durumda. İnsanlar, evlerini neredeyse uyumak için kullanır hâle gelmiş durumda. Evlerin mimarisi, iç düzeni, oda biçimleri gibi yapısal özellikleri değişti. Çok katlı apartmanlarda birbirini tanımayan ama resmiyette komşu görünen insanlar bireysel hayat nizamı içinde toplumsal şuurdan yoksun kalıyor. Paylaşmayan, selamlaşmayan, hâl hatır sormayan ama aynı apartmanda veya sitede oturan, ikâmet eden diyemiyorum, insanlar mutlu olabilir mi? Herkeste çekince var.
Hayat biçimleriyle birlikte insan da değişti.
Çoğu insan yaşadığı yere alışamıyor, endişeli. Yaşadığı yer ve çevre ile hukuk geliştirebilen yok. İkâmetsizliktir bunun adı. İkâmet edenin aidiyeti bağlayıcıdır, güçlü ilişkiler geliştirir. Korunması ve güçlendirilmesi gereken ilişkiler insanın iç huzurunu sağlar. Buradan değerler çıkar, insan da bu değerlere tutunur.
Modern çağ ikâmetsizliği doğurmuştur. Sadece insan değil, canlı cansız tüm varlıklar ait oldukları yerlerden alınarak başka başka yerlerde yaşamaya zorlanmıştır. Meyveler ve sebzeleri düşünelim. Her bitkinin bir ana vatanı vardır yani o bitki oranın yerlisidir, orada mukimdir. Ancak günümüzde kapitalizmin her şeyi metaya çevirdiği bir sistemde hiçbir şey yerinde değildir. Dolayısıyla ikâme etme dediğimiz hâl ortadan kalkmış, gelenekler kesintiye uğramış, kültür kendi öz kaynaklarından beslenemez hâle gelmiş, son derece karmaşık, sınırsız, anlaşılması güç bir hayat ortaya çıkmıştır.
Günümüz dünyasında her varlık, yaşadığı yere yabancıdır. Yaşadığımız hayat, dünle bugünü, bugün ile geleceği birbirine karıştırarak insanı yerinden ve zamanından ederek, duracağı ve yaşayacağı, seveceği veya reddedeceği, yeniden inşâ edeceği tüm değerleri birbirine karıştırmıştır. İşte bu ahval üzere ne insan ne de eşya yerli yerindedir. İkâmet etmek sakinliktir, dinginliktir, birikimdir, huzurdur, güvendir, sağlam bir köke dayanmaktır.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Her Şey Yerli Yerinde” isimli şiirinde dile getirmeye çalıştığı manzara bugün yoktur. Bu durum içimizde derin yaralar açmaktadır. Ne diyordu Tanpınar:”Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak/Serpilen aydınlıkta dalların arasından/Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman/Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak…” Şiirde dile getirilen insan ile eşya, insan ile mekân arasındaki özdeşleşme bugün yok. Yaşam, pratikten ibaret hâle geldi. Her şey hızlı akıyor, geçip gidiyor. İkâmet eden ve ruhuyla eşya arasında kopmaz bir bağ kuran insan bugün yok. Her şeyin yeri değişti. İkâmet edebilen kalmadı. Hâliyle kopuk bir düzen içinde insan yaslanacağı yeri bulamıyor, dinlenemiyor, geriliyor ve eğreti buluyor her şeyi. Uyumsuz, belli belirsiz ve geçici olan bu ilişki biçimi insanı bir yere ait hissettirmiyor. Her şey birbirine yabancı, kan uyuşmazlığı gibi bir durum içinde çırpınan insan ruhu ikâmet edeceği yeri arıyor. Bulabilecek mi, çok zor.
Bir çiçek yetiştiği toprakta, bir insan huzur bulacağı kalpte ikâmet edemediği sürece insanın çığlığı, eşyanın uyumsuzluğu sürecektir. Hayat hep bu çatışmaya sahne olacak, insan ise arayışını sürdürecek belki ölünce sonsuz ikâmetine kavuşacaktır.