Ekonomiyi yalnızca makro serilerden okumak, resmin yarısını görmek demektir. Diğer yarısı mizanlarda, bilanço dipnotlarında ve o tabloları üreten insanların bugün aldığı kararlarda durur. Son iki yıldır tanık olduğum tablo, bir kriz değil ama; ondan daha sessiz, bu yüzden de daha kolay gözden kaçan bir şey: Erteleme, küçülme ve zorunluluk kaynaklı kapatma.
Hakkını teslim ederek başlamak gerekir. Yatırım Teşvik Belgesi kapsamındaki vergi indirimleri, KDV istisnaları, SGK prim destekleri ve faiz ile kâr payı sübvansiyonları işleyen ve kıymetli mekanizmalardır.
Bugünkü yazımda konuşacağımız ve değerlendireceğimiz husus bu araçların yokluğu değil; dış finansman (kredi) maliyetinin, bu araçların sağladığı katkıyı gölgede bırakacak ve taşınamayacak bir ağırlığa ulaşmış olmasıdır.
Sanayici ve işletmeler teşvikten mahrum değil; teşvikin telafi etmeye yetmediği bir maliyet eğrisiyle bugün karşı karşıyadır.

İştahın seyri: verilerin ve bilançoların ortak dili
Sahanın hissettiği yorgunluğu, TÜİK ve Merkez Bankası’nın gayrisafi sabit sermaye oluşumu verilerinden de okumak mümkündür.
2021 ve 2022’de düşük faiz ve genişleyici kredi koşullarının etkisiyle reel sektörün sabit sermaye ve özellikle makine-teçhizat yatırımları çift haneli büyüme kaydetti. O dönemde sanayici makine parkını yeniledi, ek tesis kurdu, kapasite artırdı. 2023’ün ikinci yarısından itibaren politika faizindeki yükseliş ve krediye erişimdeki sıkılaşmayla birlikte tablo belirgin biçimde değişti: makine-teçhizat yatırımlarındaki ivmeli büyüme yerini yatay, kimi çeyreklerde daralan bir seyre bıraktı; özel sektörün sabit sermaye harcamalarındaki artış ise tek haneli düşük seviyelere geriledi.
Nedeni bilançolarda çok açık görünmektedir. Birçok işletmede (İSO-ilk 1000 içindeki şirketlerde olduğu gibi) FAVÖK marjı hâlâ sağlıklı bir bantta seyrederken, net finansman giderinin satışlara oranı bu marjın büyük kısmını (yaklaşık yüzde 86’sını) tüketmektedir.
Yani sorun faaliyet performansında değil, faaliyetin üzerine binen finansman yükündedir. Borç servis karşılama oranının hassaslaştığı böyle bir konjonktürde işletme, yeni yatırımı ertelemekle kalmaz; başladığı yatırımı tamamlamakta da zorlandığı gibi kapasitesini de düşürmektedir. Bu, cesaretin kaybolması değil, yön değiştirmesidir: risk almaktan riski yönetmeye, oradan da beklemeye geçmektedir. Bu, ancak öngörülebilirliğin ve karlılığın yeterli düzeyde olmadığı dönemlerde mümkün olabilecek durumlardır.

Kapanan işletmelerin ve ertelenen yatırımın görünmeyen faturası
Bu tablonun gözden kaçırılmaması gereken bir makroekonomik sonucu vardır. Sıkı para politikası, talebi baskılayarak enflasyonu düşürmeyi hedefler; bu, iktisadın gereğidir. Ancak talep baskılanırken işletme ve üretim kapasitesi de yerinde sayıyor ve düşüyorsa hatta kapanıyorsa, dezenflasyonun başarısı zamanla kendi zeminini aşındırır.
Faizler makul seviyelere indiğinde ve talep yeniden canlandığında karşımıza çıkacak soru şudur: bu talebi hangi kapasite veya hangi işletme karşılayacaktır?
Üç yıl boyunca makine parkını yenileyememiş, kapasitesini artıramamış, kapasitesini düşürmüş, iişletmesini kapatmış bir sanayi yapısıyla dezenflasyon süreci sonrası denge, yine fiyat üzerinden dengelenir…
Bugünün talep ve maliyet kaynaklı enflasyonunu yenerken, yarının arz kaynaklı enflasyonunu ekilmiş olur.
Kısacası bugün ertelenen yatırım, finansmana ulaşımı engellendiğinden kapanan işletmeler yarının fiyat istikrarına kesilmiş vadeli bir faturadır.

Güven de bir üretim ve işletme girdisidir…
Meselenin ölçülmesi güç, ancak etkisi son derece somut bir boyutu daha vardır. Üretim ve istihdam ekosistemi finansal dengeler kadar beklentilerden de beslenir.
Üretimin ve ticaretin doğal zorluklarını göğüsleyen Anadolu sanayicisi ve tüccarı, yüksek finansman maliyeti karşısında yalnız kaldığını hissettiğinde önce yatırım ve faaliyet kararını değil, ufkunu kısaltır.
Kapasite daraltan veya yatırımı erteleyen her işletme; işini kaybeden bir çalışan, azalan vergi geliri ve aksayan bir tedarik zinciri demektir.
Yönetişimde güven, kâğıt üzerindeki enflasyon hedefleriyle olduğu kadar çarkı dönen işletmeyle, fabrikayla ve istihdam güvencesiyle inşa edilir.

Vazgeçmeden tamamlamak…
Doğru soru “sıkılaşmadan vazgeçelim mi” değil, “fiyat istikrarı hedefinden taviz vermeden üretim kapasitesini ve işletmelerin devamlılığını nasıl koruruz” sorusudur.
Bu çözümde üç başlık öne çıkmaktadır.

1) İşletme sermayesine özel destek…
Mevcut teşvik mimarisi ağırlıklı olarak yeni yatırımı kapsamaktadır; yatırımını tamamlamış ancak çalışma sermayesinde sıkışan işletme için tasarlanmış, düşük maliyetli ve hedefli likidite kanalları fiili uygulamada eksiktir ve ulaşılması yokuşlu olduğu kadar olması gerekenden yüksek maliyetlidir.

2) Seçici finansman…
Genel tüketim kredileri sıkı tutulurken; ihracatçı, yüksek katma değerli ve istihdam yoğun imalat sanayii ve diğer işletmeler için merkez bankası politika oranından yüksek oranların -ki, şu an ortalama yüzde 50,3 düzeyindedir- ticaretin de kabul edebileceği ve yüklenebileceği seviyelere düşmesi gerekmektedir. Bu hususta işletme kredileri için yapılacak bir iyileşme; başka bir ifadeyle sıkılaşmanın “ayrıştırıcı olması”, dezenflasyon programının gereği olan sıkılaşmanın gevşemesi anlamına gelmez.

3) Arz güvenliği odağı…
Stratejik sektörlerde kapasite artırıcı yatırımlar, ihtisas fonları aracılığıyla faiz cenderesinin dışında tutulmalıdır. Bu, bir istisna veya ayrıcalık değil, ileriye dönük bir enflasyon sigortası görevini yerine getirecektir.

İşletmeler dezenflasyon sürecinin rakibi değil…
Dezenflasyon programının fiyat istikrarı hedefi ile “yatırımlar, üretim kapasitesi ve işletmelerin devamlılığı” birbiriyle yarışan değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak görülmesi gerekmektedir.
Bunun hem bugünkü enflasyon mücadelesinde daha kalıcı bir başarı sağlayacağını, hem de dezenflasyon sürecinden sonra arz sıkıntısı ve işsizlikle karşılaşmayan, sanayisi ve işletmeleri ayakta kalmış bir Türkiye ekonomisi bırakacağını düşünüyorum.
Dezenflasyon programının üreticiye, işletmelere vermesi gereken mesaj bellidir: “Bu ülkenin üretimine ve ekonomisine inanıp risk aldığın için iyi ki varsın; üretimin ve işletmelerin devamlılığı bu ekosistemin güvencesi altındadır.”