Tarihî günler yaşadığımız bir gerçek. Hem ülkemizde hem dünyada ‘milat’ diyebileceğimiz hadiselere şahit oluyoruz. Ben bu gelişmelerin olumlu ve hayırlı olacağına inanıyorum. Batı’nın sahtekâr yüzü ortaya çıktı, emperyal emelleri aşikâr oldu. Afrika ülkelerinden sonra İslam âleminde de sahih bir uyanışa tanık oluyoruz. “Çok kararan gecelerin sabahı pek yakın olur.” denilmiştir. Elhak, doğrudur. Yazılarımda sıklıkla vurguladığım gibi İttihad-ı İslam (İslam Birliği) anlayışı, bütün Müslümanlarda hâkim olmaya başladı. Esasen Müslümanlar için de başka kurtuluş yolu yok. Ya güçlerini birleştirip soykırımcı Siyonizme ve Batı emperyalizmine karşı duracaklar veya Allah korusun hezimet yaşayacaklar. Müslümanlar şimdi birinci tercihin doğru olduğuna kalben olduğu gibi fiilen de inanmaya başladı. Bu gelişme çok sevindirici. Allah tamamına erdirsin. “Mekke Anlaşması”na diğer İslam ülkelerinin de katılmasını heyecanla ve sabırsızlıkla bekliyoruz. Umudumuz giderek artıyor. Kararlı, azimli ve ümitvar olmaya elbette devam edeceğiz.

KURBAN VE HAC ÜZERİNE

Tam da bugünlerde çok kıymetli bir eseri okudum. Ülkemizin değerli sosyologlarından Prof. Dr. Yasin Aktay’ın Beyan Yayınları’ndan çıkan İsmail’in Gülüşü adlı eserinden bahsediyorum. Kitap, “Kurban ve Hac Üzerine Teo-Politik, Sosyolojik ve Felsefî Yaklaşımlar” alt başlığıyla okura sunuluyor. İthaf, hakkaniyetle ve isabetle yapılmış: “İsmail’in Gülüşü’nü çağımızda en iyi temsil eden İsmail Heniye, Yahya Sinvar, Muhammed Dayf, Ebu Ubeyde ve Gazze’nin bütün şehitlerine…” Bedir, Uhud, Hendek nasıl İslamiyet’in kilometre taşları ise günümüzde de “Gazze”, “Kudüs” ve “Şam” aynı işaret taşlarını temsil ediyor. Bu hassasiyetleri taşımayan fikirlerin anlamı, görüşlerin değeri olamaz. Sadece İslam âleminde değil, insanlık vicdanında da artık Gazze ve kardeşleri vardır. “Giriş”te şu satırları okuyoruz: “Kurban, insanlık tarihinin en eski ve en gizemli pratiklerinden biridir. İnsan topluluklarının en erken dönemlerinde itibaren tanrılara sunula hediyeler, kanlı ritüeller, adaklar ve fedakârlıklar, insanın kutsal ile kurduğu ilişkinin merkezinde yer almıştır. Bu pratikler yalnızca bir dinî ibadet biçimi değildir; aynı zamanda insanın korkuları, umutları, suçluluk duygusu ve kurtuluş arayışının somutlaşmış ifadesidir.” Kurbanla ilgili çalışmalarının 90’lı yıllarda başladığını ve devam ettiğini öğrendiğimiz yazar, bir sosyolog olarak sorduğu ve cevaplandırdığı meseleleri en açık bir zihin berraklığıyla okuyucuya sunuyor. Kitabı baştan sona okuduğumuzda kurbanın yalnızca kesilen bir hayvan, anlatılan bir kıssa veya tartışılan bir hükümden ibaret olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. Kurbanın asıl manasını, hikmetini, kastını öğreniyoruz. Bu bilgi, bizi hakikate ulaştırıyor.

Modern zamanlarda bazı kesimlerin kurbanı tartışmaya açmaya çalıştığını ancak sağlam düşünürlerin bu meseleyi en doğru hâliyle yorumladıklarını ifade eden Aktay, kurbanın sadece fıkhî bir ibadet, tarihi bir ritüel olarak ele alınamayacağını belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Kurbanın, insanın Allah’la, iktidarla, tarihle, bedenle, ölümle, mülkle ve ötekiyle kurduğu ilişkinin düğüm noktası olduğunu ilk etapta görmek kurbanı sadece ‘Neden hayvan kesilir?’ sorusuna indirgemeyen, aksine ‘İnsan neyi feda ederek kim olur, neye yaklaşır, neye uzaklaşır, hangi iktidar hangi bedenleri kurban eder, hangi direniş hangi fedakârlıkla tarih sahnesine çıkar?’ gibi daha köklü sorular etrafında dolaştırır. Aslında tersinden bakarsak bütün bu sorunlar üzerinde derinlemesine düşünmek insanı getirir kurban meselesinin önüne bırakır. Nihayetinde kurban üzerine düşünmenin kapısı insanın kendisi hakkında bir düşünmeye açılır.”

İsmail’in Gülüşü’nün bir çocuğun sıradan bir tebessümü olmadığını vurgulayan sosyoloğumuz, bu tarihî hadisenin ışığında günümüzdeki İsmail’lere, Gazze direnişindeki ‘Bedr arslanları’na sözü getirir ve yorumunu yapar: “Her yıl aynı zamanda ve aynı ritüellerle idrak ettiğimiz Kurban Bayramı, Hz. İbrahim’in biricik sevgili oğluyla sınanmış olduğu ve bu imtihandan Allah’ın inayetiyle Halil vasfını, iman ve sadakatini ispatlayarak çıktığı büyük olayın temsili. Gazze’de 70 bini aşan çoğunluğu çocuk ve kadın olan insan dinî duygularla hareket eden bir azgın topluluk tarafından katledilirken kaç Ramazan kaç Ramazan Bayramı ve kaç Kurban Bayramı geçti.” Yazar, daha sonra ruhları satılmış, insanlıktan çıkmış, robotlaşmış İsrail terör örgütünün şeytanlaşmış askerlerine dikkatimizi çekiyor: “Hz. İbrahim’den sonra insan kurban etmenin kendilerine yasaklanmış olduğu söylenen İsrailoğulları, aynı zamanda ‘Öldürmeyeceksin’ buyruğuna muhatap olmuş olan bir dinin mensupları olarak gözlerini kırpmadan ve hiçbir dinî sakınca görmeksizin veya vicdan azabı duymaksızın en vahşi şekilde insanların canına kaydı.”

Kütüphanelerde bulunması ve dikkatle okunması gereken bu kıymetli eserin ikinci bölümü “Hac Sosyolojisi” var. Kur’an-ı Kerim’de “Niçin düşünmezsiniz, niçin akl etmezsiniz, niçin tefekkür etmezsiniz?” uyarıları var. Eser bize düşünmeyi, anlamayı ve akıl etme yollarını gösteriyor. Bir Müslümanın “zulmün düzeni mi, adaletin bedeli mi? Kibirli mülk anlatıcısı mı, emanet şuuru mu? Sessiz konfor mu, riskli hakikat mi?” uçları arasına bir tercihte bulunması gerektiğini hatırlatan müellifimiz, kitabın sonunda sözü şöyle bağlıyor: “İsmail’in Gülüşü, bütün bu soruların ortasında yankılanmaya devam ediyor. O gülüş bize şunu hatırlatıyor: Tarih, yalnızca güçlülerin yazdığı bir metin değildir. Bazen dışlanan bir çocuğun gülüşü, imparatorlukların arşivinden daha kalıcıdır.”

DOĞRU SÖYLEYEN TARİH

Çocukluk yıllarımızda merhum tarihçi Mustafa Müftüoğlu’nun Yalan Söyleyen Tarih Utansın adlı kitabını okumuştuk. Doğrusu o yıllarda ders kitaplarında öğretilen tarih bilgilerini sorgulamamızı sağlayan temel kitaplardan biriydi. Beyan Yayınları’nın “Tarihimizin Gerçek Yüzü” serisi, bu bakımdan çok önemli, anlamlı ve hakikatlidir. Tarihe uzmanların gözüyle ve gerçek hassasiyetiyle bakılıyor. Dizinin editörü, kıymetli tarihçimiz Prof. Dr. Mehmet Ali Beyhan. Bu seriden yine Yasin Aktay’ın Cumhuriyetin İlk Yıllarında Din Eğitimi Reform mu Tasfiye mi? isimli eseri günışığına çıktı. Beyhan, “Tarihin gerçek Yüzü” başlıklı takdiminde “Tarih, milletlerin birliğini sağlayan, vatan sevgisini gelişigüzel bir bilgi alanıdır. Millî bilincin oluşmasında en büyük pay tarihe aittir. Birleştirir, gücü güç katar, geleceğe yön verir.” diyor. Beyhan devam ediyor: “Uygun hareket edilecek olan tarih; algı üzerinde değil, olgu üzerine inşa edilmiş tarih; doğru yazılan tarihtir, tarihin gerçek yüzüdür. Aslında ‘doğru yazılan tarih’ demek bile bir bilgi alanı olarak tarihin şanına gölge düşürmektedir. Gün gelir, gölge düşürenleri de tarih hesaba çeker ama mutlaka çeker. Tarihten ders almak, alınan derslerin ışığında çalışarak geleceğe hazırlanmak, tarihe uygun hareket etmek demektir.”

Yasin Aktay, Giriş’te eserin sebeb-i telif’ini izah ettikten sonra son satırlarda şu beyanda bulunuyor: “Bu kitap, Cumhuriyet’in ilk yıllarında din eğitimi meselesini, basit bir ’Yasak var mıydı yok muydu?’ sorusunun ötesine taşıyarak, modernleşme, uluslaşma ve sekülerleşme süreçlerinin kesişim noktasında analiz etmeyi amaçlamaktadır. Amaç, polemik üretmek değil; tarihsel sürecin çok katmanlı doğasını görünür kılmak ve reform ile tasfiye arasındaki gerilimli hattı açıklığa kavuşturmaktadır. Çünkü din eğitimi meselesi, Türkiye’nin modernleşme serüveninin en çarpıcı aynalarında biridir.”

İlmî bir titizlik, temkin, muhakeme ve hakkaniyet ölçüleriyle kaleme alınan eserin, ‘Sonuç’ sayfalarındaki şu nihai sözlerle sözü hitama erdirelim ve aradan çekilip sizi eserle baş başa bırakalım: “Erken Cumhuriyet döneminde din eğitimi alanında yaşananlar ne salt bir reform olarak ne de yalnızca bir yasaklar silsilesi olarak okunabilir. Bu süreç, reform söylemi altında yürütülen bir merkezileştirme ve seküleştirme projesinin, belirli kurumsal yapılanı fiilen tasfiye etmesiyle karakterizedir. Reform ile tasfiye arasındaki sınır, uygulamada giderek belirsizleşmiş, din eğitim alanı yeni siyasal bedenin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmiştir.”

Prof. Dr. Yasin Aktay’ın daha önce okuduğum ve bahsettiğim Dostluğa Dair, Cumhuriyet’in İlk Yılları, Karizma Zamanları kitaplarını da tavsiye ediyorum. Esasen bir müellifi bütün müktesebatıyla tanımak, bir yazarı tüm eserleriyle tanımak, anlamak ve değerlendirmek gerekiyor. Yasin Aktay’ın kitapları da bir bütün olarak kütüphanelerde bulundurulmalı, okunmalı ve üstünde sıkıca düşünülmelidir. Gerçek bir fikre ve kanaate sahip olmak için kalem erbabının külliyatını tamamen okumak bu bakımdan önem arz ediyor.

SAVUNMA SANAYİİ

Beyan Yayınları’nın “Tarihin Gerçek Yüzü” serisinden çıkan üç kıymetli eser daha: Cumhuriyetin İlk Yıllarında Savunma Sanayii Destek mi Köstek mi? (H. Caner Akkurt), Hilafetin Kaldırılması Gereklilik mi Talimat mı? (Prof. Dr. Abdulkadir Macit), Kemalizm Din mi, İdeoloji mi? (Muharrem Coşkun). Savunma Sanayii kitabının başında verilen şu mühim bilgiyi unutmamalıyız: “Cumhuriyet döneminin teknolojiye geçiş serüveninde gönüllü dört kahraman girişimcisi olan kendi imkân ve kabiliyetleriyle savunma sanayiimize yön vermek isteyen kahramanların mücadelesinden bahsedeceğiz. Mücadele ettikleri alanda yollarına dikenlerin serpildi, mayınların döşendiği bu dört silahşor: Nuri Demirağ, Nuri (Paşa) Killigil, Vecihi Hürkuş ve Şakir Zümre’dir.” Yazar Caner Akkurt, günümüzde en çok konuşulan ve Türkiye için hayati bir öneme haiz “savunma sanayii”ni ele alan eserin muhtevasından bahsederken şu özlü bilgiyi de veriyor: “Kitapta anlatmaya çalıştığımız şey, ana mihver; medeniyetimizin tarihi tecrübesi ve birikimi içinde, kendimizle âdeta vicdanî hesaplaşma yaparak yüzleşmek ve buradan irfanî bir idrak çıkararak, postmodernizmin sanal kafesinden kurtulma çabasıdır. Amacımız, tarihin gerçek yüzünü görmezden gelmek yerine gerçeğin künhüne yaklaşmaktır. Böylelikle yaşadığımız zamana ve geleceğe naçizane bir projeksiyon sunabilir miyiz çabasıdır.”

Bahsettiğim bütün bu eserleri neşreden Beyan Yayınları yöneticilerine yürekten teşekkür ediyorum. Hakiki gündemimizi tespit edip bize hatırlattıkları için… İyi okumalar aziz okuyucular…