Geceyi yırtan cılız bir lomboz ışığında, denizin rengi mürekkepten yeşile dönerken sırılsıklam bir bekleyişin ortasında duran iki kaçak... Yüzlerinde tarihin bütün yenilgilerinin ağır tortusu, ellerinde ise sadece birbirlerine duydukları o dilsiz itimat var. Kader birliği dedikleri o kadim sır, karanlığın en zifiri anında şu hakikati terennüm ediyor: “Ruhunun en derin yerinde kimsenin el uzatamayacağı bir şey var.”
Bu sahnede faşizme direnen yorgun bir yazarın, Anna Seghers'in roman kahramanları nefes alır. Fakat aynı gecenin bir başka köşesinde, çamurlu yolların ve kerpiç duvarların ardındaki mütevazı bir odada, bir Anadolu arifi, Erzurumlu bilge Hace Muhammed Lütfi diz çökmüş, aynı insanlık dramına bambaşka bir gökyüzünden bakmaktadır. Onun dudaklarından dökülen hikmet, Seghers’in kaçaklarının aradığı o sarsılmaz özün tam kalbidir.
Çünkü direniş, sadece yeryüzünün zalimlerine karşı sıkılmış bir yumruk değildir. Direniş, insanın kendi nefsine, çağın çelikten labirentlerine ve ruhu çürüten yığınların hezeyanına karşı da bir kıyamdır.
Yüzyılı aşkın bir süre önce, sömürgeleşme korkusu ve ağır bir beka kaygısıyla "Doğu'nun makûs talihini kırmak" için yola çıktık. Batı'nın silahıyla Batı'yı yenmek uğruna, tıpkı 1868 Meiji Restorasyonu'ndaki Japonlar gibi yukarıdan aşağıya inen keskin bir seçkinler devriminin çarkları arasına girdik.
Ancak o tarihi eşikte devasa bir fark vardı. Japonlar samuray topuzlarını kesip kılıçlarını bırakırken, "Wakon Yōsai" (Japon ruhu, Batı tekniği) diyerek kendi teopolitik köklerini, inancın birleştirici gücünü muhafaza etmeyi başardılar. Biz ise gardıropları ve kanunları yenilerken, geleneğin gövdesinden radikal bir kopuş yaşadık. Sentez yerine tasfiyeyi seçmenin, geçmişi bir bütün olarak reddetmenin ağır faturasını, ruhun asırlık dokusunu, bizi biz yapan o kadim mayayı zedeleyerek ödedik.
Bugünün savrulmuş kitleleri, her şeyi tüketen o devasa iştahın içinde boğulurken asıl neyi kaybetti?
Cevap sadece felsefi bir metafor değil, buz gibi bir istatistik. Kısa süre önce yayımlanan Türkiye'nin Toplumsal Haritası (TGSS 2024) araştırması, yaşadığımız o radikal kopuşun yarattığı feci tabloyu yüzümüze çarpıyor: Bu coğrafyada yaşayan insanların yüzde 13'ünün, özel bir derdini, sırrını açabileceği tek bir kişi bile yok. Koskoca bir hiçlik. Dahası, her yüz kişiden 63'ü diğer insanlara karşı sürekli bir temkin ve şüphe duvarı örmüş durumda. İnsanlara güvenebildiğini söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 18.
Buz gibi bir yalnızlık. Toplumsal gövdeyi içten içe kemiren, sessizce metastaz yapmış bir ruh kanseri.
Yoldaşlığı unuttuk. İhvan olmayı terk ettik. Bizi biz yapan o müşterek dertten, o hemdert olma şuurundan koptuk. Çağın gürültülü çarşılarında sahte gülüşler satın alırken, kahir ekseriyetimiz kalbimizin en derûnundaki o dokunulmaz çekirdeği kibir panayırlarında haraç mezat sattık. İflas ettik.
Halbuki zulmün küresel bir ahtapot gibi bütün coğrafyaları, en çok da mazlum Ortadoğu’yu sardığı bir eşikteyiz. Modern çağın o karanlık ve çürümüş yüzünü, küresel elitlerin sapkınlığını Epstein denilen şebekenin adasıyla çok daha iyi tanıdık. Ancak şu sarsıcı hakikat unutulmamalıdır: Küresel nizamın karanlık satrancında her zaman mutlaka bir ada vardır. Zira o ahtapot, operasyonlarını daima ana karadan kopuk, izole adalardan yürütür. Şunu da hiç hatırdan çıkarmamalıyız ki; bugün burnumuzun dibindeki Kıbrıs da bir adadır ve mazlum Ortadoğu'yu sarmaya çalışan o küresel ahtapotun yutmak istediği, kırmak zorunda olduğu en stratejik kilit taşıdır.
Bugün enkazların arasında yankılanan çığlık, sadece teopolitik bir krizin değil, insanlığın topyekûn anlam inkırazının feryadıdır. İşte tam bu yol ayrımında, kurşun yağmuru altındaki kahramanlar ile ilahî muhabbetle yanan dervişler aynı hakikati işaret eder: İnsan, ancak bir başkasının omuzunda, bir başkasının duasında ayağa kalkabilir.
“Zevk-ı dilden dûr olanlar şi‘ri inkâr eylemiş...” der o büyük Anadolu arifi. Gönül zevkinden, idrakten, incelikten mahrum olanlar hakikatin şiirini anlayamazlar. Sadece menfaatin ve gücün dilini konuşanların, bir başkası için bedel ödemeyi göze alan o sessiz dayanışmayı, o hakiki sırdaşlığı anlaması mümkün müdür? Asla.
Gündelik hezeyanların, sığ ve sahte gündemlerin, yorucu polemiklerin dışına çıkıp şu hakikat dairesine girmek zorundayız. Bizim kurtuluşumuz, ne yalnızca dünyevi sığınakların soğuk duvarlarında ne de eylemden yoksun bir inzivadadır. Kurtuluş; yeryüzüne basarken gökyüzünün hukukunu koruyan, mazlumun yanında saf tutarken kalbini ilahî aşka rapteden o büyük sentezde, kadim hakikati asrın idrakine söyletmektedir.
İnsanın sonsuz bir zamanı yoktur, insanın tek bir kırılma anı vardır: O an, eşikte durup kiminle yürüyeceğine karar verdiği andır.
Yol belli, yoldaş belli. Peki sen hangi eşiktesin?