“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed, 47/24)

Bu ayet bir soru gibi görünür ama aslında sert bir teşhistir. Kur’an burada inkârcılardan çok, okuduğu hâlde düşünmeyenleri muhatap alır. Çünkü Kur’an’ı anlamamanın asıl sebebi akıl yetersizliği değil, kalp tutulmasıdır.

Bugün Kur’an Müslüman toplumlarda en çok okunan kitaptır. Evlerde, camilerde, telefon ekranlarında sürekli karşımıza çıkar. Fakat aynı Kur’an’ın adalet, merhamet, sorumluluk ve şahitlik çağrısı hayatlarımıza neden bu kadar az yansıyor? Demek ki sorun Kur’an’ın ulaşmaması değil; kalplere nüfuz edememesidir.

Kur’an bu durumu başka bir ayette çok daha çarpıcı şekilde anlatır:

“Onların kalpleri vardır ama onunla anlamazlar; gözleri vardır ama onunla görmezler; kulakları vardır ama onunla işitmezler.” (A‘raf, 7/179)

Bu ayet, biyolojik değil ahlaki bir körlüğü tarif eder. Kalp yerindedir ama işlevini yitirmiştir. Çünkü kalp, günahla kararır; alışkanlıkla körelir; konforla kilitlenir.

Ümmet olarak en büyük trajedimiz şudur: Kur’an’a saygımız var ama teslimiyetimiz yok. Onu yüceltiyoruz ama ölçü almıyoruz. Duvarlara asıyoruz ama hayatın merkezine koymuyoruz. Kur’an bize uyması gereken bir hakikat olmaktan çıkıp, bizim sınırlarımızı zorlamayan bir metne dönüşüyorsa; orada kalp kilitlenmiştir.

Nitekim Kur’an bu kilitlenmenin sebebini açıkça söyler:

“Hayır! Onların kazandıkları günahlar, kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifin, 83/14)

Paslanan kalp artık ayetle sarsılmaz. Zulmü görür ama rahatsız olmaz. Haksızlığa şahit olur ama ses çıkarmaz. Çünkü kalp, hakikate değil alışkanlıklara bağlanmıştır.

Resulullah’ın uyarısı bugün daha da anlamlıdır:

“Nice Kur’an okuyanlar vardır ki Kur’an onlara lanet eder.”

Bu söz, Kur’an’ı okuyup onunla çelişen bir hayat sürenlerin dramını anlatır. Kur’an, sadece okunmak için değil; yaşanmak için indirilmiştir. Okuyup değiştirmeyen, dönüştürmeyen bir Kur’an ilişkisi; kalbi diri tutmaz, aksine uyuşturur.

Hasan-ı Basri’nin tespiti tam da bugünü anlatır:

“Kur’an, kendisiyle amel edilsin diye indirildi. İnsanlar ise okumayı amel edindiler.”

Okumak ibadet oldu ama itaat ihmal edildi. Tefekkür zahmetli geldi, yüzleşme ertelendi, bedel ödemek istenmedi. Böylece Kur’an hayatın hakemi değil, hatırası hâline geldi.

Oysa Kur’an, pasif müminler üretmek için inmedi. Ayağa kaldırmak, uyandırmak, rahatsız etmek için indi. Bedir’de okunan ayetlerle bugünkü ayetler aynıydı; farklı olan ayetler değil, kalplerdi.

Bugün yeniden sormak zorundayız:

Kur’an mı sustu, yoksa biz mi duymak istemiyoruz?

Ayetler mi etkisiz, yoksa kalpler mi kilitli?

Bu sorudan kaçtıkça ümmet büyümez, derinleşmez, dirilmez. Çünkü kilitli kalplerle okunan Kur’an, toplumu dönüştürmez. Anahtar bellidir: samimiyet, teslimiyet ve cesaret. Kur’an’ı savunmaya değil, ona teslim olmaya ihtiyacımız var.

Aksi hâlde Kur’an elimizde olur ama yönümüz olmaz.

Ve en acısı da şu olur: Okuyan ama dirilmeyen bir ümmet.