(Düşünce Denemesi)
fırsat buldukça Tapduk Emre ile Yunus arasında geçen diyalogları, Tapduk Emre’nin sohbetlerini de dinliyorum.
bazen bir cümle insanın zihninde uzun süre kalıyor.
“Ben bilmem” zikri de böyle bir söz.
Yunus’un hayatıyla ilgili menkıbevî anlatılarda, Tapduk Emre’nin Yunus’a “Bilmem” lafzını zikir olarak verdiği anlatılır.
ilk bakışta insanın aklına bir soru geliyor.
bir insana neden “Ben bilmem” demesi öğretilir?
üstelik ilim yolunda yürüyen bir insana.
burada meselenin bilgi düşmanlığı değil demeye bile gereksiz.
mesele, bilginin insanda oluşturabileceği “ben” duygusudur.
bilgi insanı hakikate götürebilir.
ama insan bildiklerini kendi büyüklüğüne delil sayarsa, aynı bilgi onun önüne perde de olabilir.
bugün bu meseleyi yeniden düşünmek için çok sebebimiz var.
çünkü hiç olmadığı kadar bilgiye sahibiz.
daha doğrusu, bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşıyoruz.
fakat bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, bilmediğimizi kabul etmek zorlaşıyor.
herkes konuşuyor.
herkes yorum yapıyor.
herkes bir konuda hüküm veriyor.
bir şey izliyoruz, uzman kesiliyoruz.
bir şey duyuyoruz, hemen hüküm veriyoruz.
bilginin çoğaldığı çağda hüküm verme hızımız da arttı.
ama düşünme hızımız aynı oranda artmadı.
çünkü bilgi ile hikmet aynı şey değil.
bilmek başka.
anlamak başka.
anladığını hayata geçirmek ise bambaşka.
tevazudan söz ediyoruz ama kendi bilgimizin ve doğrularımızın etrafında bir kibir duvarı örüyoruz.
yanıldığımızı kabul etmekte zorlanıyoruz.
“Ben bilmem.”
bu söz cehaletin savunması değildir.
öğrenmeyi bırakmak hiç değildir.
insanın kendi bilgisinin sınırını fark etmesidir.
“Bu konuda yeterli bilgim yok.” diyebilmektir.
“Belki yanılıyorum.” diyebilmektir.
bence modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu cümlelerden biri budur.
hepimizin fikri var.
konuşuyoruz.
haklıyız
çoğumuz kendisine dönüp bakmıyor.
oysa insanın büyüklüğü her şeyi bilmesinde değil, bilmediğini fark edebilmesindedir.
Yunus’un “Ben bilmem” sözünü bugün biraz da böyle okuyorum.
benim bu söze ilgimin başka bir sebebi daha var.
belki de bu mesele bana biraz kendimi hatırlatıyor.
İslam hareket geleneğinden gelen insanlar olarak bizim güçlü bir aksiyon tarafımız oldu.
koştuk.
çalıştık.
anlattık.
organize ettik.
insanlara ulaşmaya çalıştık.
dert edindik.
fakat insan sadece koşarak tamamlanmıyor.
insanın bir de iç tarafı var.
kalbi var.
ruhu var.
nefsi var.
kendi içine dönmesi var.
muhasebesi var.
belki bizim eksik bıraktığımız taraflardan biri de burası.
aksiyonumuz güçlüydü.
fakat dervişlik tarafımız zaman zaman geride kaldı.
bunu bir eleştiri olarak değil, kendime dönük bir muhasebe olarak söylüyorum.
benim hayatımda tasavvufî tarafın ilk izleri çok daha önce başladı.
dedemle başladı.
dedemin dergâhı, zikri ve o atmosferi çocukluğumda bende bir iz bıraktı.
fakat bu yön yaklaşık iki yıl sürdü.
sonra tasavvufî yönüm kesintiye uğradı.
yıllar geçti.
hayatın başka tarafları ağır bastı.
başka mücadeleler, başka sorumluluklar çıktı.
içimde bazı eksiklikler sessizce yaşamaya devam etti.
Yunus dizisini izlerken bunu daha derinden hissetmeye başladım.
Tapduk Emre ile Yunus arasındaki ilişki.
dergâhın havası.
sohbetler.
Yunus’un yaşadığı dönüşüm.
nefsiyle mücadelesi.
bir mürşidin karşısında kendisini yeniden tanımaya çalışan bir insan.
bütün bunlar bana yabancı gelmedi.
tam tersine.
sanki yıllardır içeride bir yerde eksik kalan bir tarafıma dokundu.
iliklerime kadar hissettiğim bir taraf bu.
çünkü orada yalnızca bir dergâh görmüyorum.
bir insanın kendisiyle karşılaşmasını görüyorum.
sabretmeyi.
susmayı.
dinlemeyi.
kendini merkeze koymamayı.
belki bizim ihtiyacımız olan taraf biraz da bu.
aksiyon insanı dışarıya yöneltiyor.
dervişlik ise insanı kendisine döndürüyor.
biri “Ne yapmalıyız?” diye soruyor.
diğeri “Ben neyim?” diye.
biri dünyanın yarasına bakıyor.
diğeri kendi kalbindeki yaraya.
aslında ikisine de ihtiyaç var.
sadece biriyle insan tamamlanmıyor.
yıllarca aksiyonun dili bize daha tanıdık geldi.
şimdi biraz da sükûtun dilini öğrenmemiz gerekiyor.
durmayı.
susmayı.
dinlemeyi.
dışarıdaki dünyayı düzeltmeye çalışırken kendi içimizi ihmal etmemeyi.
dedemle başlayan o ilk tasavvufi temasın üzerinden yıllar geçmiş.
arada uzun bir mesafe oluşmuş.
“Ben bilmem” zikrinin bende karşılık bulmasının sebebi de biraz bu.
“Ben bilmem” dediğiniz zaman dışarıya karşı iddianız azalıyor.
içeriye dönüyorsunuz.
“Ben ne kadar biliyorum?” diye soruyorsunuz.
“Ben bildiklerimi ne kadar yaşıyorum?” diyorsunuz.
Yunus’un “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” sözü de bunu hatırlatıyor.
mesele yalnızca bilgi toplamak değil.
kendini bilmektir.
nefsini tanımaktır.
bildiklerini hâle dönüştürmektir.
“Ben bilmem” zikri, bütün bu iddiaların karşısına konulmuş bir aynadır.
Yunus’un “Ben bilmem” sözü bugün bize tam da bunu söylüyor.
bilmediğini kabul et.
sus.
dinle.
kendine dön.
ben bilmem.
ama hakikati ararım.
Ben bilmem.
çünkü bilmenin de bir sahibi vardır.