Bir Rubik Küpünü elinize aldığınızda önce renkleri görürsünüz.

Kırmızı, mavi, beyaz, sarı...

Sonra küpü çevirmeye başlarsınız. Bir yüz düzelirken başka bir yüz bozulur. Bir parçayı yerine koyduğunuzu düşünürsünüz; birkaç hamle sonra bütün düzen yeniden değişir.

Küpü çözmenin yolu tek bir renge bakmak değildir.

Bütünün nasıl hareket ettiğini anlamaktır.

Toplumları anlamak da biraz böyledir.

Bir seçim gecesinde önce sandıktan çıkan renklere bakarız. Kim yükseldi, kim geriledi, hangi parti birinci oldu?

Sonra biraz geri çekilip daha büyük resme bakmak gerekir.

Çünkü sandıkta gördüğümüz renkler, çoğu zaman orada oluşmaz.

Renkler değişmeden önce toplum çoktan hareket etmeye başlamıştır.

Almanya'nın Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim de bana biraz bunu düşündürdü.

AfD'nin güçlü biçimde öne çıktığı, CDU'nun ciddi gerileme yaşadığı seçim sonucunu herkes kendi penceresinden okuyabilir. Kimi siyasi dengelere, kimi Avrupa'daki yeni dalgalanmalara, kimi de Almanya'nın geleceğine bakacaktır.

Ben biraz daha geriye bakmak istiyorum.

Sandığa giden insana.

Çünkü seçim pusulasının önüne geldiğimizde hayatımızı kapının dışında bırakmıyoruz.

Sabah dükkânını açan esnafın hesabı hâlâ zihnindedir.

Kira vardır.

Elektrik vardır.

Günün nasıl geçeceği vardır.

Genç bir insan ev ararken karşısına çıkan rakamları düşünür.

Bir emekli alışveriş listesini elinde tutarken hangi ürünü alıp hangisini rafta bırakacağını hesaplar.

Bir anne çocuğunun geleceğine bakar.

Bütün bunlar siyasi bir konuşmanın parçası değildir.

Yine de siyasetin en derin tarafı tam burada başlar.

Çünkü insanın hayatında biriken her endişe, her beklenti, her umut ve her kırgınlık zamanla dünyaya bakışını değiştirir.

Rubik Küpünün bir parçası nasıl tek başına hareket etmiyorsa, toplumdaki hiçbir duygu da tek başına yaşamaz.

Ekonomik kaygı güven duygusuna dokunur.

Gelecek endişesi aidiyet duygusuna dokunur.

Kendini duyulmamış hissetmek, insanın tercihlerini değiştirir.

Sonra bir gün sandık kurulur.

Dışarıdan bakıldığında birkaç saatlik bir işlem gibi görünür.

Oysa insan, o sandığa yıllarını götürür.

Çocukluğunu, gördüğü haberleri, yaşadığı sıkıntıları, ailesinden dinlediği hikâyeleri, kendi korkularını ve kendi umutlarını...

Bu yüzden bir seçim sonucunu anlamak, sadece hangi partinin ne kadar oy aldığına bakmak değildir.

Bir toplumun hangi noktaya kadar sessiz kaldığını da anlamaktır.

Burada zor bir meseleyle karşı karşıyayız.

Bir insanın neden öfkelendiğini anlamak, onun bütün düşüncelerini kabul etmek değildir.

Bir tercihin arkasındaki insanı görmek, o tercihin her sonucunu savunmak anlamına gelmez.

Tam tersine, toplumları birbirinden ayıran çizgilerin kalınlaşmasını önlemenin yolu, insanı kendi hoşumuza giden cümlelerle sınırlamamaktır.

Dinlemek gerekir.

Anlamak gerekir.

Sonra yeniden düşünmek gerekir.

Belki de demokrasinin en yorucu tarafı budur.

Herkesin aynı şeyi düşünmesini beklemek yerine, birbirinden farklı insanların aynı ülkede nasıl yaşayabileceğini aramak.

Almanya'daki seçim sonucu bu açıdan Türkiye'nin de dikkatle izlemesi gereken bir Avrupa gelişmesidir.

Türkiye'nin Avrupa ile ilişkileri kendi siyasi, ekonomik ve güvenlik gerçekliği içinde devam ediyor. Ankara'nın farklı ülkeler ve uluslararası yapılarla ilişkilerini geliştiren çok yönlü yaklaşımı da kendi karar alma iradesi içinde şekilleniyor.

Dolayısıyla Almanya'daki her gelişmeyi Türkiye'nin içine doğrudan taşımak yerine, toplumların nasıl değiştiğine bakmak daha anlamlı.

Çünkü ülkelerin isimleri değişiyor.

Partilerin renkleri değişiyor.

Haritalar değişiyor.

İnsan ise yine aynı soruların karşısında kalıyor.

Geçinebilecek miyim?

Güvende olacak mıyım?

Çocuğumun geleceği nasıl olacak?

Beni yönetenler beni duyuyor mu?

Yarın, bugünden daha iyi olabilir mi?

Bir ressamın tablosuna baktığımızda da önce büyük renkleri görürüz.

Sonra gözümüz alışır.

Köşedeki gölgeyi fark ederiz.

Boş bırakılan alanın neden boş olduğunu düşünürüz.

Işığın neden tam oraya düştüğünü merak ederiz.

Toplumları okumak da biraz böyledir.

Sonucu görmek kolaydır. Sonuca dönüşen küçük hareketleri zamanında fark etmek daha zordur.

Rubik Küpü de bize bunu öğretir.

Küp, son hamlede değişmeye başlamaz.

Son hamle, daha önce yapılan hareketlerin sonucunu görünür hâle getirir.

Toplumlar da böyledir.

Sandık gecesi ortaya çıkan renk, o gecenin rengi değildir.

O renk, uzun süredir insanların içinde, evlerinde, işyerlerinde, sokaklarında ve hafızalarında oluşuyordur.

Biz çoğu zaman tablo tamamlandığında fark ederiz.

Oysa asıl mesele, renkler değişmeden önce küpün dönmeye başladığını görebilmektir