O yıllar. Haber kaynakları susturulmuştu. Hakikat, fısıltıyla dolaşıyordu. Güneydoğu’da Müslümanlara yönelik zulümden, cami baskınlarından, Kur’an okuyan gençlerin kaçırıldığından, secdeden kalkanların vurulduğundan bahsediliyordu. Kimi zaman kasetlerde yankılanan ezgilerden, kimi zaman dost mektuplarından, kimi zaman da çay sohbetlerinde fısıldanan hatıralardan duyduk. Ve bir gün karar verdik.

Susa’ya gitmeliydik.

Yıl 1995. Tokat’tan birkaç gönüldaşla yola çıktık. Arabada kimi zaman Ahmet Kaya’nın isyanı, kimi zaman Adil Avaz’ın “Deli Silvanlı”sı yankılandı. Çünkü bu yol sadece bir yolculuk değil, kalpten kalbe bir köprü; hakikatin ve şehadetin izine yürüyüştü.

Sabah namazını Malatya’da kıldık. Hazar Gölü’nde güneş doğarken bir arkadaş çantasından domates, zeytin çıkardı. Tepede kaçak çay demleyen bir amca yanımıza geldi: “Bu yol çaysız olmaz,” dedi. Çünkü bu yol sabırla, duayla, iç hesaplaşmayla örülüydü.

Elazığ-Maden tepelerinde tanklar gördük. Sanki başka bir ülkeye giriyorduk. Kontrol noktaları… Üç-dört kez durdurulduk. Sorgular, aramalar, sessiz göz temasları… Bazen “Hayırlı yolculuklar”, bazen anlamlı bakışlar.

Diyarbakır merkezden tatlı, inişli çıkışlı, tepeli asfalt yolda ilerledik. Arkadaşlardan biri son tepeyi aşarken, “Gözünü kapat, sağa çevir, bekle” dedi. Sonra “Aç” dedi.

Sağ tarafta simsiyah bir manzara ve geniş bir kalabalık vardı. Bir yanda çarşaflı kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler, çocuklar. Diğer yanda ise küçük bir hareketlilik. Elinde su dağıtan çocuklar, organize eden ilkokul çağındaki çocuklar. Sessiz ama telaşlı bir hazırlık vardı orada. Sanki acının etrafında büyüyen bir merhamet halkasıydı.

Sonunda Silvan’a vardık. Oradan birkaç kilometre ötede, hafızalara kazınmış köy. Susa.

Susa, 1992 Haziran’ında bir katliamın mekânıydı. PKK, yatsı namazından çıkan cemaate cami avlusunda çapraz ateş açmıştı. Asker kıyafetli, ayaklarında mekap olan katiller. 10 Müslüman şehit olmuştu. Cami duvarlarındaki kurşun izleri silinmemişti.

O gün oraya Türkiye’nin dört bir yanından bir insan seli akmıştı. Karadeniz’den, İç Anadolu’dan, Kıbrıs’tan, Avrupa’dan gelen insanlar, zulme karşı bir itirazın ve şehadete yürüyen bir duruşun etrafında Susa’da bir araya gelmişti.

Cami avlusu, tepe yamacı, mezarlık kenarı insanla doluydu. Sanki herkes bir şehidin yakınıydı. Oysa çoğumuz o isimleri yeni duymuştuk. Ama herkesin içinde aynı duygu vardı: Kimisi ağlıyor, kimisi dua ediyordu. Ne organizasyon, ne protokol. Herkes kalpten gelmişti.

Şehitliğe yaklaşırken toprağın bile mahzun olduğunu hissettik. Her adımda kalbimiz ağırlaştı. Mezar taşları başında biri “Tekbir” deyince binlerce kişi “Allahu Ekber” dedi. Öfkeye karışmış bir sükûnetten güçlü bir ümmetin sesi yükseldi. Susa’da bir çığlık yankılandı.

Akşam Silvan’a döndük. Kurşunlanmış evlerin arasında yürüdük. Roketle delinmiş duvarlar, kırık camların üstünden geçtik. Sonunda Hacı Biçer’in evinin önüne geldik.

Kapısı aralıktı. İçeri girdik. Kimse yoktu.

Ama o sessizlik her şeyden daha gür konuşuyordu. Duvarlarda kurşun izleri, raflarda parçalanmış Kur’an yaprakları, ortasından vurulmuş bir mushaf. Her şey yaşananların sessiz tanığıydı. O ev, ümmetin kalbine saplanmış bir yaraydı.

Konuşamadık.

Sadece içimizden dua yükseldi. Ardından derin bir sessizlik çöktü.

Geceyi Hacı Biçer’in evinin hemen yanındaki bir evde geçirdik. Güvenlik gerekçesiyle birkaç kez yer değiştirdik. PKK saldırısı ihtimali vardı ama oradaki Müslümanlar buna alışmıştı; dirençlerini koruyorlardı. Biz tedirgindik ama ev sahiplerinin sükûneti bize cesaret verdi.

Akşam saatlerinde Susa ve Silvan’dan gelen 30-40 kadar Müslüman eve geldi. Gece yarısına kadar yaşadıkları baskıları, köylerdeki saldırıları ve PKK’nın yaptığı katliamları anlattılar. Her anlatılan, sanki yeni bir yaranın yeniden açılması gibiydi.

Onlar gittikten sonra bu kez ev sahipleri konuştu. Şehit Hacı Biçer’in nasıl şehit edildiğini, evlatlarının gözleri önünde PKK’lılar tarafından vurulduğunu ve ailelerin yaşadığı acıları anlattılar. Her cümle ağırdı, her kelime insanın içine işliyordu.

O gece gözümü hiç kırpmadım. Uyku girmedi. İçimde garip bir sıkışma vardı, hem korku, hem hüzün, hem de tarifsiz bir ağırlık. Sabah olduğunda, gece boyunca nöbet tuttuklarını söylediler. O an, orada geçen gecenin sadece bir misafirlik değil, bir nöbet, bir hatırlama ve bir tanıklık olduğunu daha iyi anladım.

Her kapı açıldı, her evde çay ve sıcak bir köşe vardı. Bizim için korku dolu gece, kardeşliğin sıcaklığıyla geçti.

Susa artık insanlığın vicdanı, hafızasıydı. PKK zulmünün açtığı yaralara karşı halkın gösterdiği sahipleniş, suskunluk değil, sahici bir kardeşlikti.

Uzun yıllar boyunca Susa geceleri düzenledik, Tokat’ta tiyatro oyunları sahneledik. O hatırayı diri tutmak, unutulmamasını sağlamak için elimizden geleni yaptık.

Dönüş yolunda, aracın teybinde çalan ezgi,
Yürek burkar, taş eder sanki her heceyi.
Bir ağıt gibi dökülür dağların sessizliğine,
Şahit olur yol boyu, Silvan’dan gelen geceye.

“Bu Ramazan ayında bu güllük gülistanda,
Her yer güneş görürken bulut inmiş Silvan’a.
Hacı kardeş vurulmuş İslam, Kur’an uğruna,
Kanlı elbiseleri şahit bütün bunlara.”

Sanki bizden bir parça geride kalmıştı. Sanki Susa hepimizi biraz alıkoymuştu.

Haziran geldiğinde içimde bir yer susar.
Çünkü Susa sadece bir köy değildir.
Susa, ümmetin kalbine kazınmış secde, kurşun, dua ve sabırdır.

Susa’da camide şehit edilen tüm Müslümanlara Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânları cennet, makamları âli olsun.