Herkes her şeyden şikâyetçi ancak kimse değişim için adım atmıyor. Herkes bir şeylerin yanlış gittiğinden yakınıyor, lakin çözümün yanına kimse yanaşmıyor. Başkalarının hatasına şahin kesilenler kendi hatalarında kafasını kuma gömüyor.
Cümlenin hülasası; herkes söyleniyor, kimse konuşmuyor. Söylenmek kolaydır, konuşmak sorumluluk ister. Söylenmek, kendini olayın dışında tutma biçimidir. Söylemek ise insanı doğrudan olayın içine çeker. Söylenen kişi seyircidir; söyleyen kişi artık taraf olmuştur. Söylenmek rahatlatır, söylemek bedel ödetir.
Birilerinin gelip bozulanı düzeltmesini, kirleneni temizlemesini, yanlış giden yolu yeniden doğruya çevirmesini bekliyoruz. Devletin, yöneticinin, öğretmenin, aydının, din adamının, teknolojinin, bilimin, hatta bazen bir mucizenin gelip bizi içinde bulunduğumuz hâlden kurtarmasını bekliyoruz. Fakat ilginç olan şu ki; bulunduğumuz halde olmamızda suçlu kim? “Hatayı kendi dışında arayan doğruyu asla bulamaz” ilkesini göz ardı ediyoruz.
Byung-Chul Han, dünyayı kurtarmak adına doğaya sürekli müdahale eden insanın, doğayı kurtarmaktan ziyade tüketmeye çalıştığının farkında olmadığını ifade eder.
Bazen hiçbir şey yapmamak çok şey yapmaktan daha iyi olabilir. Tuhaf bir paradoks ile karşı karşıyayız; Bazen kurtarmak, kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmektir. Bunun farkında olabilmek ise ayrıcalıktır.
Her şeyin kurtarıcısı olmaya çalışan insan, kendinin kurtarılmaya muhtaç bir hale geldiğinin farkına varamıyor. Bu farkındalıktan yoksun kalan kişi de dünyayı kurtarmak için çıktığı yolculukta yolunu dahi kaybediyor. Ne gariptir ki, herkese ışık olan kendi karanlığında boğuluyor.
Cezaevleri suçun bedelinin ödendiği yer olarak değerlendirilir. İşlenen suçun karşılığı olarak bir müddet kalınan yer. Peki, gerçekte cezaevinin amacı bu mudur? Yoksa insanı kendi hatalarıyla yüzleştirip insanın aynı hataları yapmaması gerektiğini idrak etmeye başladığı yer mi? Yani insanın kendine rağmen kendini, kendinden kurtarması ve özüne dönmesi gerektiğini idrak etmesi için tutulduğu yer olması gerekir cezaevi. Asıl mesele, insanın yeniden olması gereken insan olmasıdır. Çünkü cezaevinden çıkış, insanın bambaşka bir varlığa dönüşmesi değil, yanlışından arınarak yeniden kendi özüne dönmesidir.
Kurtuluş biraz da budur. İnsanın kendisine yabancılaşmaktan kurtulması... Yanlışın içinden çıkıp doğruya dönmesi… Kaybettiği özü yeniden bulmasıdır. Kurtuluş, insanın her zaman yeni bir şey kazanması değil; üzerine yapışan fazlalıklardan kurtulmasıdır.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, kurtarıcısını hep dışarıda aramasıdır. Oysa insanın hapishanesi de kurtarıcısı da kendi içindedir. En büyük sürgün yerinin dünya, en Yüce kurtarıcının Allah olduğunu bilmekle beraber O'ndan bir cüz olan irade melekesi ile de kendi kurtuluşuna vesileler aramalı insan.
Kendisini değiştirmeden dünyayı değiştirmeye çalışan insan, aynayı kırınca kusurlarından kurtulacağını düşünen kişiden farksızdır.
Bugün toplum olarak da benzer bir noktada duruyoruz. Ekonomiden, eğitimden, ahlaktan şikâyet ediyoruz. Trafikten, siyasetten, medyadan, sosyal medyadan, teknolojiden, gençlerden, yaşlılardan, komşudan, yöneticiden, sistemden...
Herkesin bir şikâyeti var. Herkes kendi şikâyetinde haklı da olabilir. Fakat insanın kendisine sorması gereken soru şu: Ben bu şikâyetin neresinde duruyorum?
Herkesin kendi sorumlulukları, kendi görev ve ödevleri vardır. Çocuğunun ödevini yapmak onun kurtarıcısı olduğun ve onu kurtardığın anlamına gelmez. Bu esasında bir kurtuluş hikâyesi de değildir. Bilakis çocuğu esaretin eşiğinde durdurduğunun resmidir.
Problemin bir parçası olduğunuzu kabullenmediğiniz müddetçe çözümün de bir parçası olamazsınız. Gerçek farkındalık da burada başlar. İşte o zaman kurtarıcı arayışı da anlam kazanmaya başlar.
İnsan, kendi kusurlarıyla yüzleşip ilk kurtulması gereken kişinin kendisi olduğunu fark edince kurtuluşun kapısını aralamış olur.
Dünyanın bugün en çok ihtiyacı olan şey söylenmek değil, söylemek, çözüm üretmektir. Bir insanı kurtarmak için onun bütün kararlarını almak gerekmez. Bir toplumu kurtarmak için herkesin hayatına hükmetmek gerekmez.
Bir doğayı kurtarmak için doğa üzerinde tahakküm kurmak gerekmez. Kurtuluş, insanın kendisini dünyanın efendisi zannetmekten vazgeçmesiyle başlayacaktır.
Hepimiz bir kurtarıcı arıyoruz. Kurtuluşun dışarıdan gelecek bir el değil, içeride fark edilen bir hakikat olduğunu bilmek gerekir. Yüce Allah, “Nefsini (içini) temizleyen kişi kurtulmuştur.” (Şems Suresi, 9. Ayet) buyurarak kurtuluşun insanın içinden başladığını bildirmektedir.
Kurtarıcı aramaktan vazgeçip kendi sorumluluğumuzu üstlendiğimiz gün, kurtuluşumuz başlayacaktır. Bununla beraber içinde bulunduğumuz şu paradoksu da belirterek yazımızı noktalayalım: Herkes bir kurtarıcı bekliyor, lakin kimse kurtulmak istemiyor.
Vesselâm!