Bir ikilemdir yaşayıp gidiyoruz. Çift bilinmeyenli denklemi çözerken çok bilinmeyenli çelişkiler girdabında buluyoruz kendimizi. Dilimizin söylediğiyle yaşadıklarımız birbiriyle ne kadar örtüşüyor?

Dil insanların birbiriyle iletişimini sağlayan araç olarak tanımlanırken bazen de karışıklığın aracı oluyor. Gündelik hayatımızda öyle sözler kullanıyoruz ki, bazen ne söylediğimizin, bazen de söylediğimizin ne anlama geldiğinin farkında bile olmuyoruz. Hani derler ya sözün nereye gittiğinin farkında olamamak… İşte tam da öyle bir şeydir yaşadığımız. Birileri belki buna dilimizin zenginlikleri diyebilir ama konu dilimizdeki çelişkilerine kapı aralıyor.

Dilimiz kulaktan duyma alışkanlıklarımız tarafından yönetiliyor, alışkanlıklarımız da çelişkilerimizi besliyor. Bugün bahsedeceğimiz konu için işin uzmanları oksimoron tanımı yapabilir, ancak durum tam olarak öyle değildir. Oksimoron (ikirciklem), birbiriyle çelişen veya tamamen zıt iki kavramın veya kelimenin bilinçli olarak yan yana getirilmesiyle oluşan edebî ve dilsel bir sanat olarak tarif edilir. Gogol’un Ölü Canlar, Peyami Safa’nın Yalnızız, Mehmet Özger’in Kusurlu Güzellik eser isimlerinin yanında kalabalık yalnızlık, gerçek yalanlar, orijinal kopya, trajikomik gibi kavramlar oksimorona örnek teşkil edebilir. Bizim işleyeceğimiz konu ise her ne kadar başlı başına trajikomik olsa da kelimelerin zıtlığından ziyade anlamın çelişkisine dikkat çektiği için tam olarak oksimorona örnektir diyemeyiz.

Mesela gündelik hayatta “Aramızda kalsın.” sözünü birçoğumuz sıklıkla kullanıyoruzdur. “Aramızda kalsın.” aslında iyi niyetli bir şekilde bu konu önemli ve bir başkası tarafından duyulması sıkıntıya neden olabilir demenin özetidir. Kalıp cümleye söyleyen kişi açısından bakıldığı zaman pek de sıkıntılı görünmüyor. Ama muhatap açısından bakıldığında kullanılan kalıp kişinin kendisine güvenilmediği sonucunu doğurabilir. “Aramızda kalsın.” denilerek başlanılan konu “Sakın kimseye anlatma!” tembihiyle bitirilerek bu güvensizliği bir bakıma tescillemektedir. Ki iki kişinin bildiği sır değildir.

Bazen de bir konuyu anlatırken daha inandırıcı olsun diye kurduğumuz bir cümle var: “Allah seni inandırsın.” Herhangi bir konuyu kendi anlatışımızla karşımızdakini ikna edemeyeceğimizden şüphe duyarak sığındığımız bir liman misalidir bu cümle… Çocukluğumuzda sıklıkla başvurduğumuz “Vallahi, Billahi” tarzında yeminler gibi duruyor cümlede “Allah seni inandırsın”.

Bir de işin komik yanı olan kalıplar var kullandığımız. Bunlardan biri “Sen mi geldin?” İnsanın bu soruya tuhaf cevaplar veresi geliyor ama nedense en basit cevabı verip geçiştiriyoruz: “Evet, ben geldim.” Gerçi cevap da başlı başına komik aslında. Bu soruya bazen “Öncü birlik olarak bedenimi önden gönderdim, ben arkadan geleceğim.” demek geçiyor içimden ama şimdilik bende kalsın bu cevap. “Geldin mi?” diye soruşumuzu da belirtmeden geçmeyelim.

Telefonla görüştüğümüzde sorduğumuz tuhaf sorulardan biridir: “Sesim geliyor mu?” yahut “Beni duyuyor musun?” Bu sorulara nasıl cevap verebilir insan? Ses kendisine gelmiyorsa ya da duymuyorsa nasıl cevap versin adamcağız? Sesi geliyorsa karşısındaki kişiyle hâlihazırda zaten sohbet ediyordur.

Biz ebeveynlerin genellikle uyku zamanında çocuklarımıza sorduğumuz trajikomik sorulardan biri de “Uyudun mu?” olsa gerek. Bu soruyu her sorduğumuzda çocuklarımızın içlerinden halimize güldüğünü hisseder gibiyim. Şimdi çocukcağız bu soruya nasıl cevap versin. “Uyudum.” diyerek uyuyan kişi nasıl konuşabilir diye bir paradoksun içine mi düşsün, “Uyumadım.” diyerek yiyeceği fırçanın eşiğinde mi dursun, çık işin içinden çıkabilirsen. Sabahları muhatap olunan “Uyandın mı?” sorusu şimdilik bende kalsın.

Bazı cümlelere de “Biliyor musun?” diye başlayanlarımız var. Bana sorulduğunda ben de genellikle “Yoo, hayır, bilmiyorum!” diye cevap verince bir anda tılsım bozuluyor gibi davranıyorlar. “Bilmediğini biliyoruz canım, anlatıyoruz ya işte!” diyerek durumu geçiştirip cahilliğimin üstünü güzel bir şekilde örtüyorlar aslında. “Biliyor musun?” sorusuna ilaveten genellikle sabahları sorduğumuz paradoksal bir sorudur: “Rüyamda ne gördüm, biliyor musun?” “Hayrolsun” deyip diğer çelişkimize geçelim.

İddia ediyorum ki, dünyanın en çok söylenen yalanlarından birisi “Seni gördüm mutlu oldum.” cümlesidir diye düşünüyorum. Birisi “Nasılsın?” diye sorduğunda sıklıkla başvurduğumuz tatlı ve masum bir yalan… Kim bilir bazılarınız birilerini gördüğünde gerçekten mutlu oluyordur, buna saygı duyuyorum. Ancak herkes için durumun aynı olduğunu düşünmüyorum.

Bu kalıp cümlelerden en hazini ise “Atıyorum” olsa gerek. Birçok muhabbete kullanılan bu kalıp cümle en masum haliyle olmayan bir şeyi varmış gibi ifade etmeye çalışmak olarak izah edilmeye çalışılsa da meselenin özünde “Yalan söylüyorum.” demenin kibar bir şekilde geçiştirilmesidir. “Örneğin”, “mesela”, “farzı misal” demek varken niye atıyoruz ki?

Bütün bunlar küçük, sıradan ve zararsız görünen gündelik konuşmalarımız. Ama biraz düşününce gündelik hayatımızda ne kadar çelişki olduğunu göstermek adına önemli örnekler oluşturuyor.

Sır saklamayı bilmiyoruz ama sırdaş arıyoruz. Doğruyu söylemek istiyoruz ama inandırmak için yemin ediyoruz. Dinlenilmek istiyoruz ama çoğu zaman birbirimizi dinlemiyoruz. Merak ediyoruz ama öğrendiklerimizi saklayamıyoruz.

Belki de asıl mesele kullandığımız kelimelerde değil, o kelimelerin arkasında gizlemeye çalıştığımız davranışlarımızda. Dilimiz ile davranışlarımız arasındaki uçuruma da gündelik yaşam diyerek durumu geçiştiriyoruz. Vesselam.