Tefrîtten ifrâta: Git dans et, sonra masamıza dâvet et!

Netîce olarak, Seniha Cemal, kadının ayağa düşürüldüğü Kemalist Totaliter Rejim devrini alkışlıyor ve bu rejimle “kadına hürriyet” dâvâsının hedefine ulaştığını beyân ediyor…

Evet, tefrîtten ifrâta doğru bir seyir!

1954’te Akşam gazetesinde intişâr eden mülâkatında, Mustafa Kemâl’le iki hâtırasını naklederken, Kemalizmin kadını nereden nereye getirdiğini biz de ibretle müşâhede ediyoruz:

Seniha Cemal, “Avrupa’ya Cemal Paşa’nın kaçmasından önce de gitmiş miydiniz?” suâline, Mustafa Kemâl’le oradaki bir hâtırasını naklederek cevâb veriyor:

“- Evet, mütarekeden üç, dört ay önce Karlsbad’a gitmiştim. Otelde Mustafa Kemal ziyaretime geldi. Hiç unutmam, karşıma oturdu:

“- Muharebe kaybedilmiştir, dedi. Memleket batıyor. İşte sizin paşalarınızın uzak görürlülüğü. Mamafih ben orada idareyi elime alacağım ve bu paşaları mahkemeye vereceğim.

“- İyi edersiniz, dedim, bizim paşa da sayenizde beraet eder.”

(Akşam, 5.3.1955, s. 3)

Cemâl̃ Paşa’nın zevcesi Seniha Hanım’ın Akşam gazetesine verdiği mülâkat… (Mülâkatı yapan gazetecinin ismi zikredilmemiştir.) Bu mülâkatta, Mustafa Kemâl’le iki hâtırasını da naklediyor…

***

Aradan uzun seneler geçiyor… 1933’te, her ikisi, bir gazinoda rastlaşıyorlar. Kemalist Rejimde artık kadınlar “hürriyetlerine” kavuştukları için, “Mutlak Şef”, evvelâ Seniha Hanım’ı Nuri Conker’le dans ettiriyor, sonra da, ona, bu Karlsbad’daki muhâvereyi bütün gazino müşterilerine anlatmasını emrediyor:

“Seniha Cemal gülmiye başladı:

“1933 te, bir gün Suadiye gazinosunda oturuyordum. Mustafa Kemal Paşa geldi. Dipte bir masaya oturdular. Nuri Conker’e:

“- Şurada bir hanım oturuyor. Tanıyacağım galiba, demiş. Nuri bey de söylemiş, Cemal paşanın hanımı, diye. Atatürk:

“- Öyleyse git danset, sonra masamıza dâvet et, demiş.

“Gittim…

“- Seniha hanım, dedi, bugün çok canım sıkılıyor. Bana eski günlerden bahsetsene.

“Sonra, bahsedeceğim hikâyeyi kendi buldu:

“- Kalk, buradaki halka, benim sana Karlsbad’daki otelde söylediklerimi anlat, dedi.” (Akşam, 5.3.1955, s. 9)

Ali Fuad Erden’in hayâtında Sînâ, Sûriye, Filistin Cephesi ve sonrası

Birbirlerine ömür boyu sâdık kalmış ve muâsır târihimizde birinci dereceden mevk̆iler işgâl̃ etmiş dörtlü arkadaş grupundan Org. Ali Fuad Erden’in muhîti ve hayâtının seyri hakkında -muhtelif istitrâdlarla berâber- buraya kadar verdiğimiz mâl̃ûmâttan sonra, artık, hâssaten kendisinin eserlerine istinâden, hayâtının belli başlı safhalarını tesbît edebiliriz. (Hayâtının Sînâ Cephesine gönderilmeden evvelki safhalarını yukarıda bahis mevzûu etmiştik.)

Ali Fuad Erden, Erk̃ânıharbiye Reîsi sıfatıyle Cemâl̃ Paşa’nın emri altında çalışırken, “1330 (1915) senesi Şubat ayında” Erk̃ânıharb Kaymakamlığına (“Yarbay”) terfî etti. (Erden, İsmet İnönü 1952: 78)

1916’da Miralay oldu.

Cemâl̃ Paşa’yle berâber, onun Erk̃ânıharbiye Reîsi sıfatıyle, 1. ve 2. Kanal Seferleri’ne iştirâk̃ etti (Ocak 1914 – Şubat 1915 ve Temmuz 1916).

Paris’ten Tih Sahrasına isimli hâtırâtı, daha ziyâde, kendi ifâdesiyle, 17 Ocak ilâ 16 Şubat 1914 târihlerinde “bir ay süren Kanal sergüzeşti”yle (1949: 177) al̃âkalıdır. IV. Ordu Kumandanı Midillili Cemâl Paşa’nın kumandasında tertîb edilen bu seferde askerlerimiz yine “har̃b malzemesi” gibi harcanmıştır… (Kanal Seferi’ne, Mirlivâ Mersinli Cemâl Paşa da, IV. Ordu’ya dâhil bulunan VIII. Kolordo’nun Kumandanı sıfatıyle iştirâk̃ etmişti…) Erden’in değerlendirmesiyle:

“…Hesap ve kitap düşünülmiyerek bu işe girişilmişti. […] (Süveyş Kanal’ını geçmek için kullanılan) çelik sac tombazların makineli tüfek ateşiyle delinerek batacakları besbelli idi. Biz bu bedahati, fiilen [de] tecrübe ederek öğrendik. […] Kanalın zaptı, o zamanki hal ve şartlara göre muhal idi. […] Kanal hücumu akîm kaldı.” (1949: 159, 154, 163, 151)

“Ak̆îm kalacağı” peşînen belli olan bu sefer, yine de hedefine ulaşmış; çünki seferin gâyesi, “Kanal’da ve Mısır’da mümkün olduğu kadar çok düşman kuvveti tutarak” (1949: 163) Almanya’nın Gar̃b Cephesindeki elini kuvvetlendirmek imiş… Bu uğurda fedâ edilen askerlerimize gelince:

“18 subay, 156 er şehit; 18 subay 399 er yaralı; 16 subay, 803 er kayıp; yani ceman [cem’an] 52 subay, 1358 er.” (1949: 164)

1917-1918: “Cemal Paşa [Ocak 1918’de, Ordu Kumandanlığından istîfâsı kabûl̃ edilerek] Bahriye Nazırlığına avdet etti ve [bu arada] ben, Kolordu Kumandanı ve Şeria Cephesi Kumandanı ve bir aralık da Ordu Kumandan Vekili oldum.” (Emekli Orgeneral Ali Fuad Erden, Birinci Dünya Harbinde Suriye Hâtıraları, İstanbul: Halk Matbaası, 1954, ss. 201, 225)

Org. Ali Fuad Erden’in Mustafa İsmet İnönü ile çekilmiş -ulaşabildiğimiz- tek fotoğrafı: “Bir manevrada, İnönü’nün solunda doktor Refik Saydam, sağ gerisinde Ali Fuad Erden, sol gerisinde Cevdet Kerim İncedayı”… (Erden, İsmet İnönü, 1952, kitabın sonundaki fotoğraflar kısmının son sayfası)

***

Hasta olmasaymış, “eşsiz kahraman Mustafa Kemâl’in mukaddes hürriyet bayrağı altında savaşacak” imiş

“Hastalığı sebebiyle” İstik̆l̃âl̃ Harbi’ne iştirâk edemedi:

“Epey zaman önce başlayan ve Sina Cephesine açık bir tayyare ile yaptığım seyahatte üşüyerek artan bir göğüs nezlesi 1918 yazın, Şeria Cephesinde zatülcenbe tahavvül etmiş ve Macaristan sanatoryumlarında tedavi edilmek üzere altı ay hava değişimine [tebdîline] lüzum gösterilmişti.”

O zamânki Macaristan’ın Slovakya bölgesinde bulunan Tatra’da tedâvî görüyor; fakat iyileşemeden Memlekete dönüyor. Hastalığı İstanbul’da da devâm ediyor. Bu yüzden, dâvet edilmesine rağmen, İstik̆l̃âl̃ Harbi’ne iştirâk̃ edemiyor ve Bursa Hey’et-i Mahsûsası onun orduyle al̃âkasını kesiyor. L̃âkin 1900’lerde başlıyan kadîm dostluk ve Dâvâ arkadaşlığı yine devreye giriyor, Mustafa Kemâl imdâdına yetişiyor:

“Eğer [Macaristan yerine] İsviçre’ye gönderilmiş olsaydım, az zamanda iyileşecek; şimdi, ben de istiklâl mücadelesine gidecek ve ‘eşsiz kahraman’ Mustafa Kemal’in mukaddes hürriyet bayrağı altında savaşacaktım.

“Tanrı başka türlü takdir etmiş. Hasta olarak, İstanbulda, çok acı günler yaşadım.

“İstiklâl harbinden sonra Bursa Heyet-i Mahsusası, davete icabet etmediğimden dolayı, nisbet-i askeriyemin kesilmesine karar verdi. Gazi Mustafa Kemal Paşa bu kararı öğrenince, ‘Rahatsızlığım hasebiyle, iyileşinceye kadar İstanbulda kalmaklığım için bana emir vermiş olduklarına’ şahadet buyurdu ve karar kaldırıldı.” (Erden, İsmet İnönü 1952: 144)