Dün akşam Asitane’deki meşk programında Fatih Çıtlak Hoca’yı dinlerken, sohbetin bir yerinde kurduğu şu cümle, salonun havasını değiştirdi:
“Neye inandığınıza dikkat edin.”
Söz, dönüp dolaşıp Hindistan’ın Kerala eyaletindeki o kadim yapıya, Cheraman Juma Camii’ne gelmişti.
Hoca’nın anlattığı rivayete göre bu cami, Ay’ın ikiye bölünmesi (İnşikaku’l-Kamer) mucizesinin taşa dönüşmüş bir hatırasıydı. Kral Cheraman Perumal, sarayının balkonundan gökyüzünü izlerken olağanüstü bir hadise görür: Ay, ortadan ikiye ayrılmıştır.
Kral bu gördüğünü “bir doğa olayıdır” deyip geçiştirmez. Araştırır, sorar. Arap tüccarlardan Mekke’de bir peygamber olduğunu öğrenir. Ve en sonunda tacını, tahtını, konforunu bir kenara bırakıp, şahit olduğu o gerçeğin peşine düşer.
Saray balkonundan yelefon ekranına!
Fatih Hoca bu kıssayı anlatırken, mesele sadece tarihi bir anekdot olarak kalmadı zihnimde. Hoca’nın “inanmak” ve “dikkat etmek” vurgusu, beni o sarayın balkonundan alıp bugünün dünyasına getirdi.
İster istemez düşündüm: O Kral gördüğünün peşine düşmüştü, biz neyin peşindeyiz?
Avucumuzun içindeki o parlak ekranlarda her gün yüzlerce görüntü, binlerce iddia akıyor önümüzden. Haberler, videolar, “mutlaka izleyin” denilen içerikler…
Kral Perumal gökyüzüne bakıp “Bu nedir?” diye sorarak araştırmıştı. Biz ise çoğu zaman ekrana bakıp, önümüze düşeni sorgusuz sualsiz kabulleniyoruz.
Hoca’nın uyarısı, tam da bu noktada, bizim “bilgiyle” kurduğumuz ilişkiye dokunuyordu.
Bir Hatırlatma
Sohbet derinleşirken, meselenin sadece bir “iman” meselesi değil, aynı zamanda bir “idrak” sınavı olduğunu hissettim.
Hoca, “Neye inandığınıza dikkat edin” derken, aslında bize kadim bir ilkeyi hatırlatıyordu: görülenin ardını aramayı, duyulanı tahkik etmeyi, yani gerçeğin emeğini vermeyi.
O Hint kralı (hikaye efsane bile olsa) bize bir ayna tutuyordu: Gördüğün şeyin ardını merak et. İnandığın şeyin kaynağına bak.
Bizler ise sosyal medyada gördüğümüz bir montajı gerçek sanıp paylaşırken, kaynağını bilmediğimiz bir bilgiyi yayarken, o “tahkik” (araştırma) süzgecini galiba biraz paslandırdık.
Gözümüz Nerede?
Asitane’den çıkarken istemsizce gökyüzüne baktım. Ay, her zamanki gibi yerindeydi.
Kendi kendime sordum: ben en son ne zaman başımı kaldırıp, gerçekten gökyüzüne bakmıştım? Sürekle elimdeki ekrana bakarken, başımın üstündeki alemi unutmuşum.
Belki de Hoca’nın kastettiği o “dikkat” buydu.
O Kral Perumal, gözlerini gökyüzüne dikmiş, hakikati aramıştı. Biz ise gözlerimizi ekrana dikmiş, algoritmaların bize gösterdiklerine “hakikat” muamelesi yapıyoruz.
Sohbet bitti ama o cümle hala kulağımda yankılanıyor:
“Neye inandığınıza dikkat edin.”
Doğru söylüyor Hocam. Çünkü bugün asıl mesele, sadece inançsızlık değil; yanlış şeylere, yanlış nedenlerle inanmak.