“O gün insanlar birbirlerine gösterilir. Günahkâr kişi, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran ailesini ve yeryüzündeki herkesi fidye olarak vermek ister.” (Meâric 11-14)
Kur’an bu ayetle insanın en çıplak, en savunmasız hâlini anlatır. O gün insan tanımayacak değildir; aksine herkesi tanıyacaktır. Evladını da tanır, eşini de, kardeşini de… Fakat bu tanıma merhamet doğurmaz. Korku, bütün bağları ezer geçer. İnsan, kurtulmak için en yakınlarını feda etmeyi ister. Çünkü hesap günü, insanın bencilliğinin bütün maskeleri düşer.
Başka bir ayet bu tabloyu daha da sarsıcı biçimde tamamlar:
“O gün insan kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. Çünkü herkesin başını meşgul edecek yeterince derdi vardır.” (Abese 34-37)
Dünyada akrabalıkla, cemaatle, ideolojiyle, çıkarla örtülen zulümler… “Bizdendir” denilerek görmezden gelinen haksızlıklar… “Şartlar böyle” denilerek meşrulaştırılan suskunluklar… Hepsi o gün sahibinin önüne konacaktır. Ne soy kurtarır, ne yakınlık, ne de kalabalıklar. Çünkü o gün yalnızca adalet konuşur:
“Kıyamet günü adalet terazileri kurulur. Kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz.” (Enbiyâ 47)
Peygamberimiz bu gerçeği dünyadayken açıkça uyarmıştır:
“Kimin üzerinde kardeşinin hakkı varsa, altın ve gümüşün geçerli olmadığı o gün gelmeden önce onunla helalleşsin.” (Buhârî)
Bir başka uyarısı ise son derece nettir:
“Zulüm, kıyamet günü karanlıktır.” (Müslim)
Bugün zulüm karşısında sessiz kalanlar, adaleti kimliğe göre tartanlar, mazlumun kimliğine bakıp tepki verenler şunu iyi bilmelidir: O gün kimse kimseyi kurtaramayacak. Fidye kabul edilmeyecek. En sevdiklerini vermeyi istemek bile fayda etmeyecek.
Bu ayet bize şunu sordurur:
Yarın kurtulmak için feda etmek isteyeceğimiz insanlarla, bugün hangi zulümlerde yan yana duruyoruz?
O gün insan kurtulmak için en yakınlarını feda etmek ister.
Ama kurtulanlar, dünyadayken kimseyi feda etmeyenler olacaktır.