Ramazan ayı, bu topraklarda yalnızca dini bir zaman dilimi değil; asırlardır toplumsal hayatı şekillendiren güçlü bir kültürel ve ahlaki iklimdir. Sokakların süslenmesi, iftar sofralarının kurulması, komşuluk ilişkilerinin canlanması, yardımlaşma ve infak bilincinin artması, bireysel bir ibadetin ötesinde müşterek bir hayat tecrübesine işaret eder. Bu yönüyle Ramazan ayı, toplumsal vicdanı dirilten bir medeniyet tecrübesidir.
Dolayısıyla, Millî Eğitim Bakanlığı’nın okullara gönderdiği ve Ramazan ayı boyunca çeşitli kültürel ve sosyal etkinlikler yapılmasını öngören genelgesi, tam da bu tarihsel ve sosyolojik zeminde tartışılmalıdır.
Genelgeye göre, farklı yaş gruplarına yönelik etkinliklerle Ramazan’ın anlam ve değer dünyasının öğrencilere tanıtılması, paylaşma, merhamet ve dayanışma gibi kavramların güçlendirilmesi hedeflenmektedir.
Eğitim yalnızca akademik bilgi aktarmakla sınırlı değildir; aynı zamanda kişinin toplumsal bağlarını şekillendiren bir kurumdur. Bir toplumun tarihsel hafızasını, değerlerini ve ortak deneyimlerini görmezden gelmek eğitim sisteminin kökten yoksunlaşmasına yol açar. Bu bağlamda, Ramazan gibi toplumun geniş kesimlerinde paylaşılan bir kültürel yaşamın okullarda da görünür kılınması pedagojik açıdan anlaşılabilir bir çabadır.
Genelge, çocukların dini bir pratiğe zorlanması olarak değil; içinde yaşadıkları toplumun inanç ve kültürel kodlarını tanıma çabası olarak görülmelidir. Bir toplumun tarihsel hafızasında merkezi yer tutan bir zaman diliminin eğitim ortamında görünür kılınması, pedagojik olarak da anlaşılabilir bir tercihtir.
Okullarda öğrencilerle birlikte Ramazan temalı panolar hazırlanıyor, sınıflar süsleniyor. Bu ayın sadece bir takvim dilimi değil; sabır, paylaşma ve merhamet eğitimi olduğu yaşatılarak öğretiliyor. Çocuklarımızın incitmemeyi öğrenmesi ve ihtiyaç sahiplerini hatırlaması bir bilinç haline getirilmek isteniyor.
Bu gerçekliğe rağmen söz konusu adımın “laikliğe aykırı” olduğu yönünde bazı eleştirilerle karşılaşmak bizim açımızdan hiç de şaşırtıcı görülmedi. Oysa, devletin, toplumun ezici çoğunluğunun benimsediği bir dini-kültürel zaman dilimini tamamen kamusal görünürlükten çıkarması, kamusal alanı kültürel olarak sterilize etme çabası asıl eleştiri konusu kılınmalı ve buna itiraz edilmeliydi.
Bugün birçok Avrupa ülkesinde Ramazan ayı vesilesiyle resmi tebrik mesajları yayınlanıyor, iftar saatlerine kamusal hassasiyet gösteriliyor, hatta spor müsabakalarında oruçlu oyuncular için kısa molalar veriliyor. Çoğulculuk adına bu tür adımlar medeni bir tavır olarak sunulurken, İslam’ın bin yılı aşkın süredir sancağını taşıyan bir coğrafyada Ramazan’ın okul gündemine girmesi nasıl “gericilik” olarak etiketlenebilir? Toplumun asli değerlerine mesafe koymayı ilericilik zannetmek aslında kültürel yabancılaşmanın bir tezahürü değil midir?
Asıl bağnazlık, toplumun inanç kodlarını yok saymaktır. Çocukların temiz, rahmani bir atmosferle buluşmasından rahatsız olmak; paylaşmayı, sabrı ve infakı öğrenmelerini tehdit olarak görmek; buna karşılık kökü dışarıda kültürel motifleri sorgusuz kabul etmektir. Bu da ideolojik bir alerjidir.
Toplumun değerlerine savaş açmak köksüzleşmenin ve kimlik krizinin yolunu açar ve bu değerlerle kavgalı bir eğitim anlayışı da sürdürülebilir görülemez. Çocukların içinde yaşadıkları toplumun geleneklerini öğrenmesi, onları tek tipleştirmek değil; kimlik bilinci kazandırmaktır. Eğer eğitim, bu ülkenin çocuklarını kendi kültürüne yabancılaştıran bir araca dönüşürse, ortaya çıkan boşluğu başka kültürel formlar doldurur. Bu yüzden mesele yalnızca bir genelge meselesi değildir; mesele, bu toplumun kendi değerleriyle barışık bir gelecek kurup kuramayacağıdır.
Son dönemde 15 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’nin, 17 yaşındaki Atlas Çağlayan’ın bıçaklanarak hayatını kaybetmesi gibi sarsıcı hadiseler yaşadık. Okullarda akran zorbalığı vakaları neredeyse sıradanlaşmış durumda. Öğretmenini küçümseyen, otoriteyle alay etmeyi marifet sayan bir dil yaygınlaşıyor. Küfür ve çirkin ifadeler, kız-erkek pek çok çocuğun gündelik konuşmasının parçası hâline gelmiş.
Toplumun her kesimini tedirgin eden bu ahlaki aşınma karşısında, değer merkezli bir atmosfer oluşturmayı amaçlayan bir düzenlemeye karşı çıkmak nasıl bir pedagojik muhakemeyle izah edilebilir? Siz gerçekten daha sorumlu, daha ahlaklı, daha erdemli bir nesil kaygısı taşıyor musunuz?
Unutulmasın ki, ideolojik refleksler uğruna değer inşasına yönelik her adımı peşinen reddeden bir tutum ne insani ne de vicdanidir.