Ramazan… Takvim yapraklarında sıradan bir ay gibi görünür; fakat hakikatte o, göğün yeryüzüne en çok yaklaştığı ilahi bir mevsimdir. O, zamanın arındığı, kalplerin yıkandığı, ruhların silkelenip ayağa kalktığı bir diriliş çağrısıdır. Allah Teâlâ bu ayı sıradan bir zaman dilimi olarak bırakmamış; onu vahyin inişiyle şereflendirmiştir: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır…” (Bakara, 185). Bu ayetin işaret ettiği hakikat açıktır: Ramazan, aç kalma ayı değil; Kur’an’la ayağa kalkma ayıdır.

Kur’an’ın bu ayda inmeye başlaması, Ramazan’ın özünü belirler. Eğer bir evde Ramazan boyunca Kur’an açılmıyorsa, o ev Ramazan’ın ruhunu henüz misafir etmemiş demektir. Eğer bir kalp bu ayda vahyin sesine kulak vermiyorsa, o kalp hâlâ kendi gürültüsünün esiridir. Çünkü Ramazan, vahyin kalpte yeniden yankılanmasıdır. Kur’an’ın indiği bir ayda, kulun da yeniden doğması gerekir. Kur’an okunmalı, anlaşılmalı, yaşanmalı; ayetler yalnızca dudakta değil, hayatta karşılık bulmalıdır.

Ramazan’ın en büyük ibadeti olan oruç ise salt açlık değildir. Rabbimiz, “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.” (Bakara, 183) buyurarak orucun hedefini açıkça ortaya koymuştur: Takva. Yani Allah bilinci. Yani her an O’nun huzurunda olduğunun farkında yaşamak. Oruç, mideyi aç bırakırken kalbi doyurur; bedeni zayıflatırken ruhu güçlendirir. Gün boyu helal olan nimetten bile uzak duran mümin, aslında nefsine şu mesajı verir: “Ben arzularımın kölesi değilim. Ben Allah’ın kuluyum.”

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bu ayın affediciliğini şöyle müjdeler: “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Müslim). Bu ne büyük bir müjdedir! Bir ay süren samimi bir kulluk, yılların yükünü silebiliyor. Fakat burada anahtar kelime “inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek”dir. Gösteriş için değil; alışkanlık için değil; çevre baskısıyla değil… Sadece Allah için.

Ramazan aynı zamanda rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı bir zaman dilimidir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Ramazan geldiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Müslim). Bu hadis, ilahi atmosferin değiştiğini haber verir. Sanki gökyüzü insana daha yakın, dua daha makbul, tövbe daha sıcak hâle gelir. Fakat buna rağmen kalbimiz değişmiyorsa, problem ayda değil; kalbin direncindedir. Şeytan zincire vurulmuşken hâlâ günaha koşuyorsak, demek ki zincirlenmesi gereken başka bir şey daha vardır: Nefsimiz.

Ramazan’ın içinde saklı olan Kadir Gecesi ise başlı başına bir lütuftur. “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.” (Kadir, 3). Bin ay… Seksen üç yıldan fazla bir zamana denk gelen bir hayır. Bir gece, bir ömre bedel kılınmıştır. Bu, Allah’ın kullarına olan merhametinin açık göstergesidir. Ömrü kısa olan bu ümmete, ebedi kazanç fırsatı sunulmuştur. O geceyi gafletle geçirmek, büyük bir mahrumiyettir; onu ihya etmek ise kaderi bereketlendirmektir.

Ramazan bireysel ibadetin yanında toplumsal merhametin de zirve yaptığı bir aydır. Açlık, insana başkasının hâlini öğretir. Tokken anlamadığımız yoksulluğu, susuzken hissetmediğimiz mahrumiyeti öğretir. İbn Abbas (r.a.)’ın ifadesiyle, Resûlullah (s.a.v.) Ramazan’da “esen rüzgârdan daha cömert” olurdu. Bu, Ramazan’ın ruhunun infak olduğunu gösterir. Sofralar genişlemeli, gönüller açılmalı, ihtiyaç sahipleri hatırlanmalıdır. Çünkü bu ay sadece bireyin arınması değil, toplumun da şefkatle kuşanmasıdır.

Ramazan aynı zamanda bir muhasebe ayıdır. Kaç Ramazanı geride bıraktık? Kaçında gerçekten değiştik? Kaçında sadece aç kaldık? Belki de bu bizim son Ramazanımızdır. Geçen yıl yanımızda olan nice insan bugün kabir hayatındadır. Ramazan, ertelemeyi kabul etmez. “Bir dahaki Ramazan’da başlarım” sözü, çoğu zaman şeytanın en tehlikeli telkinidir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu uyarısı yüreğimizi titretecek kadar açıktır: “Ramazan’a erişip de günahları bağışlanmayan kimsenin burnu sürtülsün!” (Tirmizî). Yani bu kadar rahmet kapısı açılmışken hâlâ affedilmiyorsak, gerçekten ciddi bir problem vardır. Ramazan; bağışlanma fırsatıdır, diriliş fırsatıdır, yeniden başlama fırsatıdır.

Sonuç olarak Ramazan bir ay değildir; bir mekteptir. Nefsi terbiye eden, kalbi arındıran, ruhu dirilten bir ilahi eğitim sürecidir. Bu ayı tüketenlerden değil; bu ayla dönüşenlerden olalım. Sofralarımızı değil, kalplerimizi büyütelim. Çünkü Ramazan geçer… Hilal kaybolur… Teravih sesleri diner… Fakat geriye ya arınmış bir kalp kalır ya da kaçırılmış bir fırsatın hüznü.

Tercih bizimdir.