“Her nefis, yaptıklarına karşılık tutulan bir rehindir.” (Müddessir, 38)

Bu ayet, insanın kaderine dair söylenmiş en sarsıcı cümlelerden biridir. Çünkü burada bize söylenen şudur: Hiç kimse başkasının hatırasıyla, soyuyla, çevresiyle, unvanıyla kurtulamayacaktır. Herkes, kendi kazandığının esiri, kendi yaptığının rehinidir.

Bugün insan, özgür olduğunu zannederken aslında kendi elleriyle ördüğü zincirleri sürükleyerek yaşıyor. Günahlarıyla, ihmalleriyle, ertelediği tevbesiyle, sustuğu zulümlerle, görmezden geldiği hakikatlerle kendini rehin bırakıyor. Kıyamet günü ise o rehin çözülecek ya da ebediyen mühürlenecek.

Kur’an başka bir yerde bu gerçeği şöyle pekiştirir:

“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar şer yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 7-8)

Demek ki bu hayat, silinip giden bir film şeridi değil; kayda alınan, hesabı tutulacak bir emanettir. Attığımız her adım, söylediğimiz her söz, sakladığımız her niyet bizim lehimize ya da aleyhimize yazılıyor.

Peki insanı bu rehinden kurtaracak olan nedir?

Yine Kur’an cevap verir:

“Ancak iman edip salih amel işleyenler başka.” (Müddessir, 39)

Yani kuru bir iddia değil, hayata yansıyan bir iman… Sadece dilde dolaşan değil, davranışta ete kemiğe bürünen bir kulluk…

Resûlullah (s.a.v.) bu hakikati daha da netleştirir:

“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Aciz kişi ise nefsinin arzularına uyan ve Allah’tan temennilerde bulunandır.” (Tirmizî)

Bugünün en büyük aldanışı da tam burada başlıyor. Hesap günü gelmeden hesaba çekilmek yerine, sürekli erteleyen bir zihinle yaşıyoruz. “Daha vakit var” diyoruz. Oysa vakit, biz fark etmeden bizi tüketiyor.

Bir başka hadiste Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Kıyamet günü kulun ayakları, şu sorulara cevap vermedikçe yerinden ayrılmaz: Ömrünü nerede tüketti? Gençliğini nerede yıprattı? Malını nereden kazandı ve nereye harcadı? Bildiğiyle ne amel etti?” (Tirmizî)

Bu sorular, insanın rehininin anahtarlarıdır. Her biri çözülmedikçe, o rehin çözülmeyecektir.

Ne var ki biz, başkalarının günahlarını konuşarak kendi günahlarımızdan kaçıyoruz. Toplumu, sistemi, zamanı suçlayarak kendi tercihlerimizin üzerini örtüyoruz. Oysa hiçbir mazeret, ilahi terazide ağırlık yapmayacak.

Kur’an’ın o sert uyarısı kulaklarımızda çınlıyor:

“O gün kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.” (Abese, 34-36)

Çünkü herkes kendi rehiniyle meşgul olacak. Kimsenin kimseye faydası dokunmayacak. Ne kalabalıklar kurtaracak insanı ne de alkışlar…

Bu yüzden gerçek özgürlük, nefsin her istediğini yapmakta değil; nefsi Allah’a kul kılmaktadır. Gerçek kurtuluş, günahı normalleştirmekte değil; tevbe ile zinciri kırmaktadır.

Bugün hâlâ nefes alıyorsak, rehinimizi çözmek için fırsatımız var demektir. Her secde, bir halka daha kırar. Her samimi tevbe, paslı bir kilidi daha açar. Her salih amel, ebedi hürriyete atılmış bir imzadır.

Unutmayalım:

Biz bu dünyada misafir değil, hesaba hazırlanan emanetçileriz.

Ve her birimiz, kendi yaptıklarımızın rehinini taşıyoruz. Ya bu rehin, iman ve amel ile çözülecek; ya da ihmal ve günahla ebedi bir esarete dönüşecek.