Rusya-Ukrayna Savaşı, 24 Şubat 2022'de geniş çaplı bir askeri operasyonla tam teşekküllü bir çatışmaya dönüşmüş olsa da krizin kökleri daha derine uzanmaktadır. Uluslararası hukuk ve jeopolitik kronolojiye göre iki ülke arasındaki ilk büyük kırılma; Rusya'nın Şubat 2014'te Kırım'ı ilhak etmesi ve Donbas'taki ayrılıkçı çatışmaları körüklemesiyle başlamıştır.

Avrupa, Soğuk Savaş sonrası dönemde "kalıcı barış" illüzyonuna kapılmış ve savunma harcamalarını ciddi oranda kısmıştı. Bu savaş, Avrupa’ya tehdidin aslında ne kadar yakın olduğunu sert bir şekilde hatırlattı. Tarihsel olarak tarafsızlığı ile bilinen İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya katılması, Avrupa güvenlik mimarisinin tamamen değiştiğinin en net kanıtıdır. Almanya gibi pasifist devletler bile bütçelerini tamamen savunmaya aktarmaya başladı.

Avrupa —özellikle de Almanya— endüstrisini Rusya'dan gelen ucuz doğal gaza bağlamıştı. Savaş, bu bağımlılığı bir silah gibi Avrupa’nın karşısına çıkardı. Kuzey Akım boru hatlarının sabote edilmesi ve Rusya'ya uygulanan ambargolar, kıtayı ciddi bir enerji krizine soktu. Avrupa; yönünü sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG) ve Türkiye üzerinden geçen TANAP gibi alternatif boru hatlarına çevirmek zorunda kaldı.

Savaşın insani boyutu da kıtayı derinden sarstı. Milyonlarca Ukraynalı mülteci başta Polonya, Almanya ve Romanya olmak üzere Avrupa ülkelerine sığındı. Bu durum, Avrupa ekonomilerinde istihdam ve sosyal yardım bütçeleri üzerinde büyük bir baskı oluşturarak ciddi sıkıntıları beraberinde getirdi. Nitekim birçok Avrupa ülkesinde (Fransa, İtalya, Hollanda vb.) ekonomik hoşnutsuzluğu ve mülteci krizini kullanan popülist ve aşırı sağcı partiler oylarını artırarak ya iktidara ortak oldu ya da mevcut hükümetleri sarstı.

Ukrayna topraklarında patlayan her bomba, aslında Brüksel ve Berlin’in Soğuk Savaş sonrası inşa ettiği konfor alanını vurdu. Avrupa bugün sadece sınırlarında bir savaşı değil; enerji hatlarında, demografisinde ve kendi iç siyasetinde büyük bir varoluş krizini göğüslemeye çalışıyor.

Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise Rusya-Ukrayna Savaşı, aslında arka planda bir Çin-Batı savaşı olarak da okunabilir. Batı her ne kadar diplomatik olarak Çin’in kapısını çalmaya başlasa da içten içe Pekin’in küresel yükselişinden rahatsız olduğunu gizleyemiyor. Yeni dönemde Çin, ekonomik olarak dünyanın yeni lider gücü konumuna yükselirken, Batı ve ABD'nin ekonomik hegemonyası gerilemektedir. Açıklanan verilere baktığımızda, gerek ABD gerekse Avrupa Birliği ülkelerinde ekonomik alarm zillerinin çaldığını net bir şekilde görmekteyiz.

Özetle, sahnede satranç oynayan iki ülke gibi gözükse de arka planda küresel iki büyük bloğun çarpışması söz konusudur. İşte tam bu noktada, bu iki bloktan bağımsız hareket edebilen tek aktör Türkiye olmuştur. Ankara’nın izlediği dengeli ve tarafsız politika sayesinde savaşın seyri daha da kontrolden çıkmadı ve yangının tüm Avrupa’yı içine alacak bir boyuta ulaşması engellendi. Bu çerçeveden bakıldığında, krizin başından beri barış için samimi bir çaba gösteren yegane devletin ülkemiz olduğu aşikardır.

Son tahlilde, bu savaşın bitmesine yönelik adımları tarafsızlık doğrultusunda Türkiye'den başkasının atması beklenmemektedir. Bugün her iki ülke liderinin de doğrudan görüşebildiği, güvendiği tek devlet Türkiye ve lider Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'dır.

Bakalım Karadeniz'deki bu büyük satranç tahtasında hamleler daha da sertleşip savaş büyüyecek mi, yoksa rasyonel diplomasi yoluyla kalıcı bir barış mı inşa edilecek? Hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Saygı ve hürmetle.