Temel tezim şudur: Genel kitle saf gerçeklikten yani hakikatten rahatsız olur; onunla karşılaşmaya tahammül edemez. Bu sebeple irrasyonalite ve mitoslara oldukça düşkündür. Mitoslar, onların gerçeklikle belirli ölçüde ve saptırılmış biçimde karşılaşmalarını temin eden tolere edici araçlardır. Saf gerçeklikle temas etmeyi göze alabilen bir avuç insandır. Ancak kabul etmeliyiz ki, Kutsal kitabın da dediği gibi "hakikat seni özgürleştirecektir." Kitleler, gerçeklikle karşılaşmaların risklerine girmektense, konforlu biçimde gitmek isterler. Ancak hakikatin bedeli riske girmektir.
Bu ruh halinin gündelik hayattaki yansıması, bir işin hakikatini anlamaktansa, inanmak istediğine inanmak ve kafa konforunu bozmamaktır. Kitle için her bir belirsizlik bir risk içerir ve nihayetinde insanlar anlatılan hikayelere yani konfora değerek yoluna devam eder. Şu kadar sayıda zikir yaparsan Cennete gireceksin türünden nicelik hesapları ve kestirme cennet yolları ister.
Aydınlanma felsefesi, özünde insan merkezli bir evren ve dünya görüşüne geçişle karakterize olunur. Aydınlanma, tam da bu tür mitoslara son vermek, son derece rasyonel, akılcı bireyler oluşturmak üzere yola çıkmıştı. Yanılgılarının başında Tanrı'dan kopuş geliyordu ama postmodernlikle birlikte bugün gelinen noktada mitoslara geri dönüş, Aydınlanma'nın bir başka başarısızlığı oldu.
İnsan, çevre ve kültürel şartları değişse de, temel nitelikleri yani arzuları tabiatı vb. itibarıyla aynıdır. Geçmiş dönemlere de baktığımızda, benzer mitik unsurların ve retoriğin toplum üzerinde ne kadar etkisinin olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Mesela; sofistler bilgi türü açısından bir "safsata" üzerinden hareket etseler de, retorik ve iknayı merkeze aldıkları için karşılarında belirli bir kitle oluşturabilmişlerdir. Yine Batıni bir takım hareketlere bakıldığında da benzer retoriksel unsur hemen göze çarpar. Zira Batıni söylemler de, bir başka gerçeklik yaratma konusunda epey mahirdirler ve iyi takip edildiğinde kendi dönemlerinde birçok devlete kök söktürmüşlerdir. Gazali dönemi bunun iyi bir örneğidir.
İçinde yaşadığımız postmodern dünya, mitosçuluğu beslemekte ve mitosçuluktan beslenmektedir. Dikkat edilirse medyada bir gerçeklik yaratılmasının da ötesinde, yaratılan gerçekliğin de hikayesi yazılmaktadır. Edebiyatın bir başka biçimde patlama yapmasının, bestseller kitapların oluşmasının bilimsel kitapların zayıflamasının belki nedenlerini burada aramak lazımdır. Özellikle gelişmekte olan diye tabir edilen ülke insanlarının duygu merkezli kırılganlıkları, mitosları bir telafi edici olarak devreye sokmakta; arzu ve duygu patlamalarını hemen hikayeye dönüştürmektedir.
Yaşamak, hakikat yolunda yolcu olmak demektir. Epey zamandır etrafta yaptığım gözlemler, insanların anlatılan hikayelere ve mitoslara olan yakınlıklarını bana gösteriyor. Hatta çoğu zaman gerçeklikten rahatız da oluyor. Hal diliyle, "bana bir masal anlat" demeye getiriyor. Konforunu bozmayacak, kestirmeden mükafatlara ulaştıracak mitosları tercih ediyor. Dikkat ederseniz dünya ölçeğinde de, işler hep mitoslar üzerinden yürütülüyor ve kitleler manipüle ediliyor.
Acaba konuştuğumuz mevzular, konuşmamız gerekenler mi? Acaba sorular doğru mu soruluyor? Tikellikler içerisinde boğulur ve patinaj yaparken, acaba hangi tümeller yani önemli sorunlar gözden kaybediliyor? Gerçekten neyi arıyoruz? Farklı gelecek vaatleri, acaba bize nasıl bir dünya yaratmak istiyor? İşlerimizi halletmek isterken, onun hakikati ile ne kadar temasta olabiliyoruz? Rüyalar gerçekliği boğuyor mu? Sorular, sorular…
Bildiğim bir şey var: Hakikati herkesten daha çok seviyorum.