Uluslararası ilişkiler teorileri, büyük güçlerin ittifak kurdukları küçük ortakları kendi küresel stratejilerine göre hizaladığını söyler. Ancak Tel Aviv iç siyasetindeki ideolojik dalgalanmalar, Washington’ın tüm "Ortadoğu" mimarisini rehin alabiliyor.

Özellikle 7 Ekim sonrası süreçte Netanyahu hükümetinin saldırgan tutumu Amerika'yı büyük bir batağın içine düşürdü. Dolayısıyla 27 Ekim’de İsrail’de yapılacak seçim, Washington için sadece bir hükümet değişimi değil; kontrolden çıkan bu ilişkiyi yeniden rasyonel bir zemine oturtma mücadelesidir.

Washington’daki askeri ve istihbari karar alıcıların (Pentagon ve CIA) İsrail siyasetinde her zaman gizli bir favori profili olmuştur. Washington, Tel Aviv’de mermi atmadan önce Amerikan çıkarlarını ve Pentagon’un kırmızı çizgilerini gözetecek bir kurmay aklı aramaktadır.

İki Sandık Arasındaki İç Siyasi Kıskaç

Bu seçimi Amerika için hayati kılan bir diğer unsur ise, seçim takvimlerinin çakışmasıdır. İsrail sandığından hemen sonra, Kasım 2026’da ABD’de Kongre ara seçimleri gerçekleştirilecek. Netanyahu’nun iktidarda kalması ve aşırı sağcı ortaklarıyla yürüttüğü politikalar, ABD’de özellikle Demokrat Parti'nin ilerici ve genç seçmen tabanını ciddi şekilde küstürüyor.

Cumhuriyetçiler ise bölgedeki her istikrarsızlığı Beyaz Saray’ın "zayıflığı" olarak iç siyasete tahvil ediyor. Dolayısıyla Washington, kendi iç siyasi geleceğini ve Kongre’deki dengelerini korumak adına da Tel Aviv’de daha "savunulabilir" ve liberal hatlara sahip bir liderin kazanmasını umut ediyor.

Washington Aslında Ne İstiyor?

Amerika aslında spesifik bir şahsın değil, belirli bir "davranış biçiminin" peşindedir. Washington’ın hayalindeki başbakan; milyarlarca dolarlık Amerikan askeri yardımını sessizce alacak, Washington'ın Suudi Arabistan ile yürütmeye çalıştığı büyük normalleşme projesinin önünü açacak ve ABD’nin enerjisini tamamen Çin’i çevreleme stratejisine odaklamasına izin verecek bir figürdür.

Ancak Washington Netanyahu’yu tasfiye etmek için ne kadar açık oynarsa, İsrail seçmeni milliyetçi bir refleksle omum etrafında o kadar kenetleyebilir. 27 Ekim’e doğru ilerlerken, Washington’ın isteği net; ancak bu isteğe ulaşmak için yürütülen satranç, diplomasinin en ince ve en hassas koridorlarında oynanmaya çalışıyor.

Değişimin Diyalektiği

Antik filozoflarından Herakleitos’un o meşhur: "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" doktrini, bugün Amerikan siyasetinin İsrail’e olan bakışında tam karşılığını buluyor. Dünya değişiyor, küresel güç dengeleri çok kutupluluğa evriliyor ve bu kaçınılmaz akışla birlikte çıkarların, şartların ve rasyonalitenin doğası da başkalaşıyor. İsrail için, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bu yeni çağa doğru gidiyoruz.

Amerika’da İsrail’e yönelik körü körüne korunan o geleneksel "tabu" yavaş, yavaş çözülmektedir. Amerikan iç siyaseti, dış politikasının bu en katı dogması karşısında derin bir entelektüel ve toplumsal bölünme yaşamaktadır. Machiavellist bir perspektifle bakıldığında, devletler arası ittifaklar ahlaki normlara değil, karşılıklı fayda ilkesine dayandığı görülür.

Uzun yıllar boyunca Amerikan politikacıları için İsrail’i savunmak, iç siyasette mutlak bir güç ve koruma kalkanı devşirmek anlamına geliyordu. Ancak bugün rüzgar tersine esiyor; İsrail’in ideolojik katılığına koşulsuz siper olmak, artık Amerikalı liderlere bir "fayda" değil, küresel meşruiyet kaybı ve iç siyasette ağır bir "zarar" getirme riski barındırıyor.

Önümüzdeki süreçte Washington pragmatizmi de bu yeni gerçekliğe uyum sağlamak zorunda kalacaktır. Zira statükoya sıkışıp kalan her güç gibi, Amerika da değişen dünyanın şartlarına direndiği ölçüde kendi geleceğini tüketmektedir. Nihayetinde Amerika’nın asıl aradığı, küresel değişimin akıntısına karşı Washington'ı daha fazla kürek çekmek zorunda bırakmayacak birini bulmaktır...