Gece yarısı Körfez sularında yankılanan infilak sesleri, salt bir askeri hareketliliğin değil, küresel nizamın çatırdayan fay hatlarının habercisidir. Gökyüzünü yırtan füzelerin aydınlattığı bu kaotik manzaraya bakarken kapılacağımız en büyük tuzak, olayları öfke yahut hamasetin dar penceresinden değerlendirmektir. Jeopolitiği duygusuz okuyabilmek, devletlerin ve milletlerin asıl beka sınavıdır. Nitekim geride bıraktığımız yıl boyunca bölgede tırmanan gerilimler ve Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafik krizleri bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Bu çıplak gerçeğe rağmen, ekranlardaki fiyakalı stratejistlere ve fısıltı gazetelerine kulak verirseniz, ateşlenen bu fitilin şahsi zaaflardan yahut magazinel şantaj dosyalarından beslendiğine inanabilirsiniz. Hatta birileri çıkıp, "Orta Doğu'nun bu köhne yapısı artık sürdürülemez, nükleer tehdit oluşturan unsurların acı verici bir cerrahi müdahaleyle budanması zorunludur" diyerek bu yıkımı meşrulaştırmaya çalışabilir. İlk bakışta nizam adına kurgulanmış gibi duran bu tez, kökünden kof ve çürüktür. Çünkü karşımızdaki tablo bir güvenlik inşası değil; diplomasi masalarının devrildiği, enerji koridorlarının güç sarhoşluğuyla yeniden çizilmeye çalışıldığı asimetrik bir cinnet halidir. Sayısı sekseni bulan nükleer başlıkların gölgesinde kurulan bu şantaj satrancı, bölgesel istikrarı rehin alarak kendi meşruiyetini var edemez.

Kurulan bu şantaj satrancının faturası ise savaşın o dilsiz ve acımasız matematiğinde gizlidir. Rakamların şahitliğine müracaat ettiğimizde; Körfez'deki aktörlerin enerji altyapısını birbirine karşı koz olarak kullanmasıyla Katar LNG ihracatının sekteye uğradığını, küresel spot fiyatların son iki yılın zirvesine çıktığını görüyoruz. İnsansız hava araçlarına karşı kullanılan pahalı savunma sistemleri, devletlerin devasa bütçelerini hızla eritiyor. Küçük, ucuz ve asimetrik silahların, yüz milyonlarca dolarlık şatafatlı kalkanları çöl kumlarına gömmesi, ihtirasın matematikle imtihanıdır. İşte tam bu noktada o soğuk akıl devreye girmeli ve şu hakikati haykırmalıdır: Rüzgâr ekenlerin fırtınada boğulması mukadderdir.

Ne var ki bu fırtınanın en yıkıcı cephesi gökyüzünde değil; ruhun o zifiri dehlizlerinde, istihbaratın karanlık sokaklarında açılıyor. Sınırlarımızın hemen yanı başındaki bu teopolitik türbülans, içerideki güvenlik açıklarını ve müstağni zihinleri acımasızca ifşa ediyor. Yabancı istihbarat servislerinin dijital casusluk altyapısını giderek daha düşük maliyetle kiralayabilmesi, kurumlarımıza yönelik siber saldırıların devasa oranlarda artış kaydetmesi bir tesadüf değildir. Vurulan sadece bölgesel nizam değil; insanın kendi içindeki o ahlaki direnç hattıdır. İhanet, önce kalpteki kibrin tahtına oturur. Sonra devleti kemirmeye yeltenir.

Bu içten içe kemiren tehlike ve küresel yangın karşısında Türkiye Cumhuriyeti'nin duruşu; günübirlik infiallere yahut başkalarının kibir savaşlarına kapılmak olamaz. Bu rasyonel yol haritası, duygulardan arınmış üç somut ayağa dayanır: Birincisi, iç cepheyi pekiştirmek ve devletin stratejik kurumlarını hedef alan casusluk ağlarına karşı siber güvenlik altyapısını NATO ortaklarıyla ivedilikle aşılmaz bir zırha büründürmektir. İkincisi, savaşın yarattığı kaotik boşluktan yararlanarak sınırlarımızda suni haritalar çizmeyi hayal edenlere karşı askeri ve diplomatik varlığımızı sahada sarsılmaz bir kale gibi tahkim etmektir. Üçüncüsü ve en temeli ise; Körfez'deki her krizin, Türkiye'nin hem üretici hem tüketici ülkeler nezdinde güvenilir bir enerji transit merkezi olarak konumlanması için açtığı o fırsat penceresini stratejik bir ferasetle değerlendirmektir.

Küresel aktörler kendi tahakküm arzularının alevlerinde kavrulurken; Türkiye, adaleti merkeze alan o ağırbaşlı duruşuyla bölgenin yegâne sığınak adası olmaya devam edecektir. Bizler, başkalarının ihtiras savaşlarında vekâlet taşıyanlardan olmayacağız.

Füze menzili haritada çizilir; devlet aklının menzili ise nesiller boyunca hissedilir.

Tarih, gökyüzünü ateşle aydınlatan muhterisleri değil, yeryüzünü sarsılmaz bir iradeyle mayalayanları yazar.