Bugün toplum olarak en çok muzdarip olduğumuz meselelerden biri, söylediğimiz ile yaşadığımız arasındaki derin uçurumdur. Dini anlatmak, ahlaktan söz etmek, doğruluk ve adalet üzerine güzel cümleler kurmak kolaydır. Asıl mesele, bütün bunları hayatımıza taşıyabilmektir.

Çünkü İslâm sadece dille ifade edilen bir inanç değil; hayatın her alanına yön veren bir ahlak, adalet ve sorumluluk nizamıdır. İnsanların önünde güzel konuşup kapalı kapılar ardında farklı davranmak, dini anlatmak değil, din ile kendi hayatımız arasındaki çelişkiyi büyütmektir.

Ne yazık ki İslâm’ın en büyük zararlarından biri, helalden bahsedip harama el uzatanlardan; haktan söz edip haksızlık yapanlardan; adaleti savunup adaletsizliğe sessiz kalanlardan gelmektedir. Çünkü insanlar çoğu zaman söylenen sözden önce, o sözü söyleyen kişinin hayatına bakar.

Kur’an-ı Kerim bu çelişkiye karşı son derece açık bir uyarıda bulunur:

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (Saff, 2-3)

Bu ayet, sadece başkalarına nasihat edenleri değil, söylediğiyle yaşadığı arasında mesafe bulunan hepimizi düşünmeye davet eder.

Bakara Suresi’nde ise daha çarpıcı bir soru sorulur:

“Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Oysa kitabı da okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara, 44)

Demek ki mesele, doğruyu bilmekten ibaret değildir. Doğruyu yaşamak gerekir. Adaleti anlatıyorsak adil olmalı, helal kazançtan söz ediyorsak ticaretimizde dürüst davranmalı, kul hakkından bahsediyorsak başkasının hakkına el uzatmamalıyız.

Çünkü dilin söylediğini hayat yalanlıyorsa, sözün hiçbir ağırlığı kalmaz.

Peygamberimizin Hayatı: Sözüne Şahit Olan Bir Ömür

Hz. Peygamber, İslâm’ı sadece anlatmadı; onu yaşayarak insanlığa gösterdi. Onun hayatında söz ile davranış arasında hiçbir uçurum yoktu.

Hz. Âişe Validemize Peygamberimizin ahlakı sorulduğunda, onun ahlakının Kur’an olduğunu ifade etmesi bu gerçeğin en güçlü özetlerinden biridir.

Resûlullah’ın şu sözü de Müslümanın ahlakını ortaya koyar:

“Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4)

Bugün bu hadisi sadece başkalarına hatırlatmak yerine kendimize sormamız gerekiyor:

Bizim elimizden ve dilimizden insanlar güvende mi?

Sözümüzle insanları incitiyor, iftira ediyor, gıybet ediyor, yalan söylüyor; ticaretimizde hileye başvuruyor, kul hakkını önemsemiyor ve sonra da İslâm adına konuşuyorsak burada ciddi bir çelişki var demektir.

Nitekim Peygamberimiz, ibadet ile ahlak arasındaki bağı da şöyle ortaya koymuştur:

“Kim yalan konuşmayı ve yalan dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah’ın onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, Savm, 8)

Bu hadis bize önemli bir hakikati hatırlatıyor: İbadet, insanın hayatına ahlak olarak yansımıyorsa, o ibadetin ruhunu yeniden düşünmek gerekir.

Artık Söz Değil, Şahitlik Zamanı

İnsanlara İslâm’ı anlatmanın en etkili yolu, yüksek sesle konuşmak değil; güzel ahlakla yaşamaktır.

Dürüstlüğü anlatmak kolaydır. Asıl imtihan, çıkarımızın söz konusu olduğu yerde dürüst kalabilmektir.

Adaletten söz etmek kolaydır. Asıl imtihan, bize yakın olan bir insan haksız olduğunda da adaletin yanında durabilmektir.

Kul hakkından bahsetmek kolaydır. Asıl imtihan, kimsenin görmediği yerde başkasının hakkına dokunmamaktır.

Kanaatten söz etmek kolaydır. Asıl imtihan, imkânımız varken israf etmemektir.

İşte İslâm’ın hayata dokunduğu yer tam da burasıdır.

Bugün insanlığın İslâm’ın yeni sloganlara, daha süslü cümlelere veya daha yüksek sesli savunmalara ihtiyacı yoktur. İslâm’ın; adaletiyle güven veren, ticaretiyle dürüstlüğünü gösteren, diliyle incitmeyen, eliyle zulmetmeyen, komşusuna güven veren, ailesine merhamet eden ve kul hakkından korkan Müslümanlara ihtiyacı vardır.

Çünkü bazen en güçlü tebliğ, söylenen bir söz değil, yaşanan bir hayattır.

Sözün bittiği yerde amel konuşur.

Ve insanlara İslâm’ı en güzel anlatan şey, dilimizden çıkan cümlelerden önce hayatımızın kendisidir.

Artık söylem İslâm’ından eylem İslâm’ına geçmenin zamanıdır.

Çünkü samimiyet, sözde değil; amelde belli olur.