Bir Müslümanın yaptığı yanlış, İslam’ın yanlışı değildir.

Bir Müslümanın yalanı, İslam’ın yalanı değildir.

Bir Müslümanın adaletsizliği, İslam’ın adaletsizliği değildir.

Bir Müslümanın kibri, öfkesi, çıkarcılığı, kul hakkı yemesi, emanete ihanet etmesi İslam’ın değil, onun kendi nefsinin problemidir.

Bu yüzden Müslümanlara bakarak İslam’dan soğumayın; İslam’a bakarak Müslümanların hâlini sorgulayın.

Çünkü ölçü insan değil, hakikattir.

Kur’an, insanları kendisine çağırırken önce ahlakı ve adaleti inşa eder:

“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder.”

(Nahl, 16/90)

Peki bugün bir Müslüman adaletsizlik yapıyorsa ne olacak?

İslam mı değişti?

Hayır.

Müslüman, İslam’ın emrinden uzaklaştı.

Hz. Peygamber, “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir.” buyuruyor.

Öyleyse diliyle insanları inciten, eliyle zulmeden, makamıyla ezip geçen, ticaretinde aldatan, komşusunun hakkına giren bir insanı gördüğümüzde İslam’ı değil, İslam’dan ne kadar uzaklaştığımızı sorgulamalıyız.

Çünkü din başka, dindarlık iddiası başkadır.

İslam başka, Müslümanın İslam’ı yaşama biçimi başkadır.

Burada büyük bir yanılgımız var:

Bir insan Müslüman olduğu hâlde kötü bir davranış sergilediğinde, bazen onun davranışını doğrudan dine mal ediyoruz.

Oysa aynı mantıkla bir doktor hata yaptığında tıbbı, bir hâkim yanlış karar verdiğinde adaleti, bir öğretmen kötü ders anlattığında eğitimi suçlamak gerekir.

İnsan kusurludur; hakikat kusursuzdur.

Bu yüzden İslam’ı Müslümanların zaaflarıyla değil, Kur’an’ın ahlakıyla, Peygamberimizin hayatıyla ve İslam’ın ortaya koyduğu adalet, merhamet, emanet ve insan onuruyla tanımak gerekir.

Fakat sözün diğer tarafı da en az bunun kadar önemlidir:

İslam’a bakarak Müslümanlardan soğuyun.

Nasıl mı?

Kur’an “emanetleri ehline vermeyi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmeyi” emrediyorsa, emaneti ehline vermeyen Müslümanın dindarlığını sorgulayın.

Kur’an yetimi, yoksulu, mazlumu gözetmeyi emrediyorsa; kendi çıkarından başka hiçbir şey görmeyen Müslümanın hayatını sorgulayın.

Peygamberimiz kul hakkına karşı bu kadar hassassa, başkasının hakkını yiyip ardından tesbih çeken insanın davranışını sorgulayın.

İslam güzel ahlakı emrediyorsa, ağzından güzel söz eksilmeyen ama davranışlarıyla insanları ezen kişinin dindarlığını sorgulayın.

Çünkü sakalı, sarığı, cübbesi, makamı, unvanı veya kullandığı dini ifadeler bir insanı İslam’ın ölçüsü hâline getirmez.

Ölçü bellidir:

Ahlak.

Adalet.

Emanet.

Merhamet.

Kul hakkı.

Doğruluk.

İhlas.

Bugün İslam adına konuşan herkesin kendisine sorması gereken soru şudur:

“Ben insanlara İslam’ı mı gösteriyorum, yoksa kendi nefsimi mi?”

Çünkü bazen insanları İslam’dan uzaklaştıran şey İslam’ın kendisi değil, İslam adına sergilenen kötü örneklik oluyor.

Bir Müslümanın görevi yalnızca “Ben Müslümanım” demek değildir.

İslam’ın güzelliğini yaşayarak gösterebilmektir.

Öyleyse kimse bir Müslümanın hatası yüzünden İslam’dan vazgeçmesin.

Ama hiçbir Müslüman da “Ben Müslümanım” diyerek yaptığı yanlışların hesabından kaçabileceğini sanmasın.

Çünkü dinin değeri, bizim davranışlarımızla yükselmez; bizim davranışlarımızla da düşmez.

İslam ölçüdür. İnsan ise o ölçüye ne kadar uyduğuyla değerlendirilir.

Müslümanlara bakarak İslam’dan soğumayın.

İslam’a bakın.

Sonra dönüp kendinize sorun:

“Ben, insanların İslam’a bakışını güzelleştiren bir Müslüman mıyım; yoksa insanları İslam’dan uzaklaştıran bir örnek miyim?”

Belki de asıl mesele tam olarak budur.