Tarih, sadece takvim yapraklarının devrilmesinden ibaret değildir; bazı günler vardır ki insanlığın vicdan mertebesini, medeniyet denilen maskenin arkasındaki yalın gerçeği tarihe kazır. 7 Ekim Aksa Tufanı’nın üzerinden geçen zaman, Mescid-i Aksa’nın mahremiyetini hiçe sayan, yıllardır süren sistematik işgal ve abluka karşısında bir patlama noktası olarak kayıtlara geçti. Ancak o günden bu yana geçen sürede dünya, modern tarihin en vahşi, en barbarca soykırımlarından birine naklen yayınlarla tanıklık ediyor.

Eli kanlı İsrail terör rejiminin Gazze’de yürüttüğü harekât; bir savaş ya da savunma hakkı değil, açıkça çoluk çocuk, kadın, yaşlı demeden bir halkı topyekûn yok etme cinnetidir. Hastanelerin, okulların, mülteci kamplarının, fırınların ve hatta su kuyularının hedef alındığı bu vahşet, uluslararası hukuku ayaklar altına aldığı gibi insanlık onurunu da katletmektedir. Yıkıntılar arasından çıkarılan minik bedenler, evladının cansız bedenine sarılıp “Bu benim oğlum, bak ne kadar güzel kokuyor.” diyen anneler ve feryadını duymayan sağır bir dünya...

Oysa ilahî adalet, zulme sessiz kalanları ve zulmü işleyenleri açıkça uyarır. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne ertelemektedir.” (İbrahim Suresi, 42. Ayet)

Bugün Gazze halkı, sadece bombalara değil; açlığa, susuzluğa ve tıbbî imkânsızlıklara karşı da tek başına direniyor. Mazlumun ahı arşı titretirken, İslam dünyasının ve küresel aktörlerin sergilediği cılız tepkiler, kınama mesajlarından öteye geçmeyen edilgen tutumlar en az işgalcilerin bombası kadar can yakıyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde Müslümanların sorumluluğunu ve birbirine olan bağını şu benzetmeyle ifade etmiştir:

“Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine şefkat göstermede bir beden gibidir. Bedenin bir organı rahatsızlanırsa, diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle onun acısına ortak olur.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

Gazzeli kardeşlerimizin bedeni alev alev yanarken, parçalanırken ve feryat ederken rahat uyumak, hayatı hiçbir şey olmamış gibi sürdürmek vicdan sahibi hiçbir insana yakışmaz. Gazze’deki mazlumların çığlığı, sadece İsrail’in vahşetini değil, Batı’nın çifte standartlı adalet anlayışını ve insanlığın sahte merhamet söylemlerini de ifşa etmiştir.

İsrail terör şebekesinin uyguladığı bu vahşet politikası, döktüğü kanda boğulmaya mahkûmdur. Tarihte hiçbir zulüm ilelebet sürmemiştir; zulüm ile abad olanın ahiri berbat olur. Mazlumun duası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur. Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğu gibi:

“Üç kişinin duası reddedilmez: Adil devlet başkanının, oruçlunun iftar anındaki duası ve mazlumun duası. Allah, mazlumun duasını bulutların üzerine kaldırır ve onun için sema kapılarını açar...” (Tirmizî, Deavât 128)

Bugün Gazze, ümmetin ve insanlığın imtihan meydanıdır. Gazze’deki çocukların feryadını duymayan, duysa da harekete geçmeyen her anlayış, tarihin ve ilahî adaletin önünde hesap vermeye mahkûmdur. Bizlere düşen; mazlumun sesi olmak, boykotu ve desteği kesintisiz sürdürmek, dualarımızla ve eylemlerimizle Filistinli kardeşlerimizin yanında durmaktır. Unutulmamalıdır ki, zafer inananların ve direnenlerindir; zulüm ise ne kadar karanlık olursa olsun, hakkın doğuşuyla yok olmaya mahkûmdur.