İnsan, aynalarla kaplı bir odada hapsolduğunu fark etmeyen, gördüğü her sureti başka biri sanıp kendi yansımasını "dünya" zannetme yanılgısına düşen bir varlıktır. Sabah uyanır uyanmaz, daha günün ilk ışığını görmeden gözümüzü diktiğimiz o ekranlar, bize hakikati gösterdiğini iddia eder. Oysa gösterdikleri çoğu zaman, kendi tercihlerimizin dijital bir yansımasından ibarettir. Algoritmalar, o sinsi düzenekler, önümüze neyi koyarlarsa onu hakikat zannediyoruz. Tabağımızı sorgusuz sualsiz sıyırıyoruz, çünkü o tabakta bize her daim "haklı olduğumuz" altın tepside sunuluyor.

Zehirli, fakat bir o kadar da cazip bir konfor bu.

Elbette, değerlerin aşındığı bu fırtınalı çağda insan, inandığı limanlara sığınmak, kendi gibi düşünenlerle omuz omuza verip güvende hissetmek ister. Bu gayet insanidir. Lakin ruhumuzu kuşatan bu hız asrının en sinsi hastalığı, bu güvenli limanı bir hapishaneye çevirmesidir. Adına ister taassup deyin, ister modern tabirle "yankı odası"; bu hal siyasetten spora, ekonomiden sanata idrak yollarımızı tıkıyor. Bu dijital panayır, bize sonsuz bir bilgi okyanusu vaat etmişti; lakin biz o okyanusta boğulmamak için sığ kıyılardan ayrılmaya korkar hale geldik.

Bir düşünün: En son ne zaman, yürekten inandığınız bir fikrin tam zıddını savunan bir metni, "Acaba haklılık payı olabilir mi?" endişesiyle ve samimiyetle okudunuz? Yoksa okurken zihninizde çoktan cevapları hazırlayıp, o metni sadece çürütmek, sadece "ne kadar yanıldığını" ispatlamak için mi gözden geçirdiniz? İşte o an, hakikati arayan bir münevver değil, sadece kendi kalesini savunan bir asker oldunuz.

Hakikat, konforu sevmez; o, rahatsız etmek için vardır.

Psikolojide buna "Doğrulama Yanlılığı" deniyor; ben buna "zihinsel narkoz" demeyi tercih ediyorum. Çünkü bu devasa dijital çarklar, bizi hakikate ulaştırmak için değil, öfkemizi veya hazzımızı körükleyerek bizi ekran başında tutmak için dönüyor. Bir haber akışında, görüşümüze uyan bir yalanı, ters düşen bir doğrudan daha iştahlı paylaşıyoruz. Neden? Çünkü o yalan, nefsimizi okşuyor. Bize "Ben demiştim!" deme hazzını yaşatıyor.

Peki, bu gaflet uykusundan nasıl uyanacağız?

Gelin, başkalarını suçlamadan önce kendi nefsimizin savcılığını yapalım. Şu an bu satırları okurken, "Evet, öteki taraf tam da böyle yapıyor!" diye düşünüyorsanız, tuzağa düştünüz demektir. Bahsettiğim kişi, o değil. Bahsettiğim kişi, bizzat biziz. Hepimiz, kendi "haklılık" hapishanemizin gönüllü gardiyanlarıyız.

Bu narkozun etkisinden çıkmanın tek yolu, o aynayı kırmaktır. Basiret, ancak insanın kendi yanılabilirliğini kabul etmesiyle açılan bir kapıdır. Bir meseleye bakarken, "Ya ben yanılıyorsam?" sorusunu sorabilmek, zamanın bu şaşkın yolcusunun sahip olabileceği en büyük irfan göstergesidir. Çünkü hakikat, ancak şüphenin o keskin kılıcıyla nefsin putlarını devirdiğimizde yüzünü gösterir.

Sosyal medyanın o gürültülü pazar yerinde, iradenizi elinize alın. Sizi sürekli aynı öfke nöbetlerine veya boş hazlara sürükleyen içeriklere, "ilgimi çekmiyor" diyerek set çekin. O "beğenmeme" butonunu, dijital bahçenizin ayrık otlarını temizleyen bir çapa gibi kullanın. Akışınızı, algoritmaların size dayattığı yapay gündemlerle değil; ilmine, sanatına ve fikrine hürmet ettiğiniz gerçek ilgi alanlarınızla yeniden inşa edin.

Ve son bir adım: Takip listenize, size hiç benzemeyen, fikirlerine katılmadığınız ama üslubuna güvendiğiniz kişileri ekleyin. Ve onları, niyetiniz laf yetiştirmek değil, halden anlamak şuuruyla dinleyin.

Belki de kaçtığınız o ses, size duymanız gereken en acı ilacı fısıldıyordur. Unutmayalım; şifa, çoğu zaman acı ilaçtadır. Yankı odasından çıkın, temiz hava ciğerlerinizi yaksa da...

Gerçek nefes, ancak o zaman alınır.