Yoldan gelenin hediyesi kıymetli olur; velev ki küçük bir şey olsun. Yolun yorgunluğu vardır onda. Bir molada inilip alınmıştır. Bu yüzden bir değerdir; önem vermektir. Bir pişmaniye, bir lokum… Her zaman yenmiş olsa bile, yolcunun getirdiği hediyenin ağızda bıraktığı tat bambaşkadır.

Peki ya Hz. Peygamberimizin (sav) Miraç yolculuğundan getirdiği hediye?

O nasıl bir tattır, nasıl bir kıymettir?

Getirilen hediye, bizi insan eden namazdır. İçindeki teşehhüd ise yalnızca bireysel bir teşekkür değil; mevcudat namına Kâinatın Yaratıcısına sunulan külli bir şükürdür. Fıtratımıza konulan bütün nimetlerin takdimidir. İşte bu yönüyle Miraç’ın kapısı, bu şekilde bize de açıktır.

Namaz hediyesi, insanın ruhunda ve fıtratında bulunan iyiliğe ve nimete karşı teşekkür hissine en fıtrî ve en tatmin edici cevaptır. Biz namazla hem teşekkür etmeyi öğreniriz hem de nimet sahibinin nasıl razı edileceğini idrak ederiz. Namaz; ruhî ve kalbî külfeti hafifletir, huzuru yaşatır, vicdanî sorumluluğun ağırlığından kurtarır.

Böyle bir kurtarıcı hediye için, yeryüzünden Miraç’ın son noktası mesafeye kadar Allah’a sonsuz şükürler olsun. Hayat nimetine ve sayısız ihsana karşı, namaz en geniş, en kuşatıcı ve en muazzam bir teşekkürdür. Ya namaz olmasaydı, biz nasıl teşekkür edecektik?

Hüzün Yılı…

İki zırhın ahirete yolculuğu…

Biri kadınların sultanı, iffetin ve vefanın timsali Hz. Hatice Validemiz.

Diğeri amcadan öte bir muhafız, bir siper, bir devlet aklı: Ebû Tâlib.

Bu iki büyük dayanağın vefatı, Şefkat ve Merhamet Güneşi Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) kalbinde derin bir hüzün bıraktı. Öyle bir hüzün ki, tarih onu “Hüzün Yılı” diye kaydetti.

Fakat O, kulluğunu unutmadı. Şikâyet etmedi, isyan etmedi. Acziyetini ve fakrını Allah’a arz etti. Teslimiyetle beklemesini bildi. Beşerî ölçülerle bakıldığında bu bir yalnızlıktı; ilahî nazarda ise bir terakkiydi.

Yalnızca O’na mahsus bir lütuf olarak, semanın kapıları ardına kadar açıldı.

Hüzün, Miraç’a inkılap etti.

Miraç…

Beş vakit namazın farz kılındığı ilahî davet.

Bakara Suresi’nin son iki ayeti olan Âmenerrasûlü.

Şirk koşmayan müminlerin bağışlanacağına dair rahmet müjdesi…

Bunlar semadan getirilen hediyelerdi.

Fakat yerden göğe yükselen bir hediye daha vardı:

İmanın kerameti olan sadakat.

Hz. Ebû Bekir (ra)…

Müşrikler alay ederken, Hz. Peygamberimizden bizzat işitmeden;

“Eğer O söylediyse, doğrudur” diyebilen bir teslimiyet…

İşte bu tereddütsüz iman, bu sarsılmaz sadakat; ümmet-i Muhammed’e bırakılmış en büyük derslerden biridir.

Miraç yalnızca bir yolculuk değil; imanın, teslimiyetin ve kulluğun zirvesidir.

Dünyanın en önemli görüşmesine yalnızca bir temsilcinin gitmesi gerekirken, sizden birinin gitmesi sizi de, insanlığı da onurlandırır. Sultanımız Efendimiz ’in (sav) Miraç’ı dahi, Allah’ın geçmiş ve gelecek bütün insanlığı onurlandırmasıdır.

Elbette O, Hâtemü’l-Enbiyâdır; bütün insanlığın fevkinde bir istidat ve kulluğa sahiptir. Çok ama çok özeldir. Sallallahu aleyhi ve sellem.

Fakat bu yolculuk, insanlığa da bir iltifattır.

O ne büyük bir seyahatti:

Kâinatın dışına, daha da ötelere…

Velâyet yakıt tanklarıyla, teslimiyet kıyafetiyle gitti;

Risaletinin nuraniyetiyle döndü.

Bize de bu hakikati namazla yaşatan Allah’a sonsuz şükürler olsun.