Yenikapı'nın rüzgarı, Kadir Topbaş Fuar Merkezi'nin kapılarından içeri giremiyor.
Çünkü dışarıdaki o telaşlı zamanın hükmü, bu eşikten öteye geçmeye yetmiyor. Başka bir takvim yaprağı asılı içeride. Anadolu'nun dört bir yanından, Kapalıçarşı'nın loş dehlizlerinden, Sultanahmet'in kadim avlularından kopup gelmiş ustalar, zamanı kendi tezgahlarında usulca yeniden kuruyor.
Stantların arasında adımlarken, eşyanın sırrını fısıldayan ustalarla kelam etmek nasip oldu. Tezgahta duran o eser, salt bir tesbih değil; bir inanç abidesiydi: Zikr-i Kelam.
Baş tasarımcı Sinan Demirel öncülüğünde sekiz minyatür ustası, on dört ay boyunca tek bir sualin peşine düşmüş: Kur'an-ı Kerim'in o devasa kütlesi, küçücük habbelere sığar mı? Elmalılı Hamdi Yazır hattının o ağırbaşlı estetiği, 925 ayar gümüşün üzerine ilmek ilmek işlenmiş. Ellinci habbede Fatiha ile başlayıp hatim duasıyla son bulan, mine işçiliğiyle özenle bezeli nar formlu taneler... Sayfa başlangıcını müjdeleyen o tek safir taştan itibaren 6236 ayet, saat yönünün tersine akıyor; adeta zamanı usulca geri sarıyorlar. Kapaklar gümüş üzeri mikron altın kaplama, bir safir ve beş zümrütle mühürlenmiş. Sadece bir süs değil, bu ağır yükün dilsiz bekçileri.
Eserin asıl sırrı ise karanlıkta saklı.
Turkuaz renkteki fosforlu mine, gündüzün nurunu içine çekiyor; gecenin karanlığında Lafzatullah formunda uyanıyor. Seccadenin yanına bırakıldığında, otuz metrekarelik bir odayı o sessiz ışıltısıyla aydınlatıyor. Bu, tezgahta üretilmiş bir meta değil; on dört aylık kesintisiz bir ibadet.
Işığı emen gümüş, karanlıkta adeta sessiz bir zikre duruyor.
Birkaç adım ötede, aslen Mersin Erdemlili olup Niğde'de yaşayan bir öğretmen, son on bir yılını ahşaba vakfetmiş Mustafa Öztürk karşılıyor sizi. Çocukluk yıllarının ahşap tozu yutulmuş atölyelerinden süzülüp gelmiş, tezgahında yılan ağacından oyulmuş dört sütunlu eserler sunuyor. Ahşabın ne kadar sabırlı bir malzeme olduğunu anlıyorsunuz.
Birkaç adım ötede, Mustafa Öztürk'ün dünyada bir benzeri olmayan, kendi deyimiyle "ustalık eseri" ile göz göze geliyorsunuz.
Fildişi ve abanoz. Birbirinden ağırbaşlı, birbirinden uzak iki madde, ustalık elinde ittifak kurmuş. Nakkaş Ramiz Bulut'un Çeşm-i Bülbül nakışıyla bezediği otuz üç tanenin her biri kendi ekseninde sessizce dönebiliyor; bunun için her bir tanenin içinin sabırla boşaltılması gerekmiş. Bugüne kadar böyle bir tesbih yapılmamış; tasarım Öztürk'e ait, nakış Bulut'un elinden çıkma. Ağaç, ustasının parmaklarında kendi doğasını aşmış; Türk İslam sanatına bambaşka bir nefes üflemiş.
Sadece yerel bir hafıza değil bu.
Okyanus ötesinden, Amerika'dan getirilen bakalit, katalin ve kehribar koleksiyonları, stantların üzerinde donmuş birer güneş gibi parlıyor; paha biçilmesi güç, gerçek anlamda nadide parçalar. Daha evvel Okçular Vakfı'nda sergilenen geleneksel yayların o gergin ve hassas işçiliği, ahşabın tahammülünü bir kez daha yüzümüze vuruyor. Bir yanda toprağın ve ağacın ruhunu ortaya çıkarmaya niyetli hobidaşlar için kendi ustasını bekleyen yontma aletleri, ham malzemeler; diğer yanda nadide ahşaplardan işlenmiş özel saklama kutuları; kadifenin o naif yumuşaklığı ve ahşabın yılları aşan vakur duruşu... Gözünüz mini anahtarlıklara, ufak hediyeliklere, yelkovanı durmuş eski saatlere takılıyor. Her bir köşe, kendi ustasını veya yolcusunu bekleyen bir keşif alanı.
Selçuklu ve Osmanlı motiflerini bünyesinde barındıran nadide seramikler, asil hüznüyle sizi karşılıyor. Sedef kakmalı kutular ise okyanus derinliklerinden süzülmüş o ışıltısıyla, odanızı baştan aşağı kaplayabilecek titizlikteki eserler olarak tezgahlarda yerini alıyor.
Ve o seramiklerin, o sedeflerin gölgesinde, çocukluğunu bu yontma işine vakfetmiş ustalarla göz göze geliyorsunuz. Emeğin vakarı, eserlerin üzerine dilsiz bir nur gibi inmiş. Üstelik yalnız değiller; evlatları ve torunlarıyla aynı tezgahın arkasında omuz omuza duruyorlar. Üç neslin aynı ahşaba, aynı taşa birlikte şekil vermesinden doğan o sessiz ihtişam, ustaların gözlerindeki haklı parıltıda okunuyor.
Madde insana, insan maddeye karışıyor.
İnsanı o tezgahlara mıhlayan, cansız objelerin sizi tek bir bakışla alıp yıllar öncesine götürebilme kudretidir. Katalinin ağır kokusu, havada eski bir İstanbul akşamüstünün rengini alıyor. Ustanın parmak uçlarındaki sızı, malzemenin pürüzsüzlüğüne sızıyor.
Dışarıdaki heveslerin ve söz kalabalığının yayılma hızı ne kadar yüksek olursa olsun, hepsi zamana yenik düşüp sönümlenmeye mahkum. Asıl kalıcı olan şey, hakikatin ağırbaşlı kütlesidir.
Sokağın dili, "Her şeyin bir fiyatı ve son kullanma tarihi vardır" diye bağırırken; içeride, on dört ayını tek bir esere feda etmiş bir stant sahibi usulca fısıldıyor: "Para mühim değil. Biz yarın evlatlarımıza Türk İslam sanatının mirasını bırakıyoruz."
Bu cümleyi kurarken gözlerinde tek bir gölge yok.
O stantların arasında ruhunuza dokunacak eski bir ahşap, sabırlı bir kehribar, belki gümüş bir tesbih, belki de ağırbaşlı bir oltu sizi bekliyor olacak. Eşyanın dili, her zaman bildiğimiz dilden daha kadim.
Son karar, her zaman olduğu gibi anlayanındır.