Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Eğer o ülkelerin halkı inansalardı ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.” (A’râf, 96)
Bu ayet, sadece geçmiş kavimlere değil, bugün bize, bu ümmete de hitap ediyor. Çünkü o “yalanlayanlar” sadece tarih sayfalarında değil; şu anda ekran başında, sokakta, kürsüde, pazarda, hatta caminin avlusunda yaşıyor.
Bir zamanlar bereketin fışkırdığı topraklar şimdi kurak. Gökten yağmur inmiyor, yerden ürün bitmiyor. Ama asıl kuraklık toprakta değil, kalplerde… Çünkü bereket sadece yağmurda değil, imanla gelen huzurda, helal kazançta, adalette ve merhamette gizlidir.
Allah’ın yasası açık:
İnanırsan ve günahlardan sakınırsan, rahmet yolları açılır.
Ama yalanı hakikat, zulmü siyaset, israfı yaşam biçimi haline getirirsen;
o zaman rahmet değil, azap yağar.
Bugün Müslüman coğrafyaya bakın…
Gazze yanıyor, Suriye harabe, Yemen açlıkla boğuşuyor.
Petrol zengini ülkelerde bir damla vicdan yok.
Ümmetin çocukları birbirini vuruyor, liderleri susuyor, halkı alışveriş merkezlerinde oyalanıyor.
Ve biz hâlâ “Neden bereket gitti?” diye soruyoruz.
Bereket, sadece sofrada değil;
adalette, ahlakta, dürüstlükte, paylaşmada olur.
Biz o değerleri terk ettik, bereket de bizden uzaklaştı.
Allah’ın bereket vaadi, takvayla başlar.
Ama biz, takvayı unuttuk; reklamların, markaların, siyasetin peşine takıldık.
Artık silkelenmenin, yönümüzü yeniden bulmanın vaktidir.
Çünkü Allah’ın kapısı kapanmadı; sadece biz o kapıya sırt döndük.
Yeniden imanla, edeble, helalle, adaletle yürümek zorundayız.
Yoksa ne gökten rahmet iner, ne yerden bereket biter.
Ey ümmet!
Senin bereketin ne petrolde, ne parada, ne binalarda…
Senin bereketin secdendeydi.
Secdeyi terk ettin, bereketi kaybettin.
Dön artık Rabbine.
Çünkü O’nun kapısı hâlâ açık,
ama o kapıya yönelmek için önce kalbini temizlemen gerekiyor.