Şehrin orta yerinde devasa bir pazar kurulmuş. Satıcıların tezgâhlarında elle tutulur hiçbir şey yok. Sadece sırçadan kavanozlara doldurulmuş fısıltılar, genzi yakan hezeyanlar ve teneke kutularda satılan ağır bir uğultu var. Alıcılar, kendi idraklerini felç edecek bu görünmez gürültüyü alabilmek için birbirini eziyor. Seslerin ağırlığı toprağı çökertiyor; havaya asılı kalan o ekşi demir kokusu soluğu kesiyor. Kalabalık, satın aldığı bu kesif gürültüyü yüzüne sürüyor, gözlerine çekiyor ve kendi rızasıyla körleşiyor.

Gökyüzü yarılıp coğrafyanın üzerine ateş damlarken, aşağıda koparılan bu sağır edici kıyamet tesadüf olabilir mi?

Birileri hakikatin üzerini kalın bir gürültü örtüsüyle kapatmaya çalışıyor. Düşünce dünyamızda, bu işin aslında bir adı vardır: Agnotoloji. Cehaletin salt bir bilgisizlik hali olmaktan çıkıp; zihinleri uyuşturmak, aklı felç etmek ve devasa gerçekleri görünmez kılmak için kasten üretilmiş stratejik bir silaha dönüşmesidir bu.

Sınırlarımızda jeopolitik fay hatları kırılırken içeride sahnelenen bu kusursuz körleşme ayinine bakıp da "Neden şimdi?" diye sormamak elde değil. İflah olmaz bir mütebahhir titizliğiyle eldeki tüm verileri yan yana dizdiğinizde, nelerin gürültüye boğulmak istendiği bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar:

Siyasi kulislerde sabah bir kargaşa haberi, akşam başka bir panik fısıltısı yayılırken; her iddia eyere de gelir semere de kıvamında, koordinatsız ve haritasız bir şekilde zihinleri işgal ediyordu. Oysa aynı saatlerde Doğu Akdeniz’de konuşlu savunma unsurları, sınır ötesinden ateşlenip hava sahamıza giren bir balistik mühimmatı havada imha ederek sükûnetin bedelini ödüyordu. Yeryüzündeki gürültü tüccarları bağırırken; 500 kilometre yukarıda, milli mühendislikle yörüngesine yerleşen beşinci Fergani uydusu, Uluğ Bey’in asırlık vizyonunu bağımsız bir küresel ağ olarak gökyüzüne nakşediyordu.

Mesele sadece teknoloji değil, meselenin bir de cemaziyelevveli var.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın otuz küsur yıl önce kendi eliyle çizdiği o gaz haritası, bir vasiyet gibi zamana direnip yıllarca masanın çekmecesinde dururken, bugün Dolmabahçe’deki o masanın asli ruhu haline geldiğinde; karşı köşede oturan isim BlackRock’ın genel müdürü Larry Fink’ti. Küresel sermayenin radarı gürültüyü değil, zemini okur. Enerji rotaları değişirken ve sermaye yeni bir liman ararken, o günkü koordinatlar, bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü o devasa jeopolitik kütle çekiminin merkezine dönüşür. Fink’in İstanbul’u seçmesi bir nezaket ziyareti değil; o haritadaki öngörünün gerçekleşmesidir. Çünkü buğdayı iri olanın serçesi ovadan gelir. Kurucu iradenin vakarı ve inşa ettiği o rasyonel zemin, dünyadaki tüm sarsıntılara rağmen en kudretli aktörleri kendi yörüngesine çeker.

Birleşmiş Milletler kürsüsünden yükselen; çöpe atılan 2.3 milyar ton gıdanın faturası ile Gazze’de açlıktan ölen çocukların o ağır sessizliği, vicdanın asıl koordinatlarını hatırlatırken; içerideki o gürültü pazarında sadece sahte senaryolar satılıyordu.

Kimlerin hangi dehlizlerde neyi amaçladığını, hangi hesapların hangi gölgeleri kovaladığını unutursak, o pazarda satılan körlüğe biz de talip olmuş oluruz.

Asırlık kurumlar ve köklü iradeler, doğası gereği hiçbir boşluk kabul etmez. Sınırlarında füzeler uçuşurken, dünyadaki haritalar ateşle yeniden çizilirken, o sarsılmaz gövde içeriye pompalanan histeriye asla prim vermez. Kendi ağırlık merkezinde, devasa bir sükûnetle durur. Gürültü tüccarları kendi ürettikleri o zehirli panayırın içinde bağırıp dururken, hakikat kendi yatağını ağır ağır ve tavizsiz bir şekilde oyar.

Uğultuya teslim olmak da, o asırlık sükûnetin gücünü idrak etmek de aynı sorunun iki yanıdır: Gürültüyü kim aldı, hakikati kim tuttu?