"İyi insan olmak" yeryüzündeki en ağır imtihandır; kimliklere, etiketlere veya süslü inanç ambalajlarına sığınmadan o erdemi taşıyabilmek adeta ateşten gömlek giymektir. Hangi inanca, hangi ideolojiye mensup olursak olalım, o temel 'iyi insan olma' vasfını kaybettiğimizde geriye sadece bilmediği konularda inanılmaz cesur konuşan, kural tanımaz bir kibir kalıyor. Bugün Birleşmiş Milletler koridorlarında, haritalar üzerinde fütursuzca kalem oynatanların asıl cesareti, işte bu insani vasıflardan yoksun olmalarından güç alıyor.

Onlar ekranlarda sınırları silip yeniden çizerken, aslında hiç bilmedikleri bir sosyolojinin kalbine el uzattıklarının farkında değiller. Oysa bizim inancımızda, dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun önce insanın canı, insanın onuru mukaddestir. Ekranların sustuğu, televizyonlardaki uzmanların sormaya cesaret edemediği çok daha derin, teopolitik bir kırılma var. Ramazan’ın o ulvi sükûnetini ve Şabat gününün dokunulmazlığını bir arada yaşıyoruz. Her iki tarafın inancında da kan dökmenin, insan üzmenin bile haram ve yasak sayıldığı bir zaman diliminde bu katliamlar fütursuzca yaşanıyorsa, o zaman bu savaşı sahiden kim istiyor? Tahran'da veya Minab'da dökülen kanı sadece birer istatistiğe hapseden bu materyalist körlük, insanlığın ortak vicdanında çoktan inkıraza uğramıştır.

28 Şubat sabahı hedef alınan merkez, sadece bir liderin bedeni veya bir komuta kademesi değildi. Amerikan elektronik harp sistemlerinin, "Destansı Öfke" adıyla 9,5 milyonluk Tahran'ın iletişim ve enerji altyapısını siber ağlarla kilitleyerek başlattığı bu operasyon, askeri stratejiler açısından devasa bir gövde gösterisinin de sonlandırılma arzusuydu. Saldırının ilk saatlerinde İran Dışişleri Bakanı'nın Amerikan basınına verdiği röportajda liderinin akıbeti için "Bildiğim kadarıyla ölmedi" demek zorunda kalması, diplomasi maskesi altına saklanmaya çalışılan bir komuta zinciri felcinin en acı itirafıydı. Yıllardır yenilmezlik algısı üzerine inşa edilen o kapalı güvenlik duvarı, bizzat içeriden, en mahrem odalardan şerha şerha parçalanmıştır. Düşmanın hayalet uçakları semalarınızda dolaşırken, hedeflerin koordinatlarını verenler kendi içinizdeyse; orada ne rejimin ne de yüksek teknolojinin hükmü kalır.

İran'ın Abu Dabi'den Doha'ya kadar Körfez'deki 14'e yakın ABD üssüne ve tesisine misilleme füzeleri fırlatarak bölgeyi alev topuna çevirmesi, Türkiye için sıradan bir dış haber değil, doğrudan bir beka okumasıdır. Küresel enerji hatlarının durma noktasına gelmesi, OPEC+ ülkelerinin arz krizine karşı acil kodla toplanması ve hatta içeride Opet gibi akaryakıt devlerinin bile tedarik zincirindeki bu kırılmaya karşı acil önlem arayışına girmesi, bu alevlerin doğrudan ekonomimize doğru ilerlediğinin en net kanıtıdır. Kısa süre önce yayımlanan Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması (TGSS) verileri, milletimizin ferasetini tam da bu noktada ortaya koyuyor: Toplumumuzun %68'i ABD'yi, %66'sı ise İran'ı olumsuz bir aktör olarak görüyor. Yani bu coğrafyanın aklıselim insanı, ne uluslararası hukuku hiçe sayan fütursuzluğa ne de komşudaki siyasi manevralara güveniyor.

Yine aynı verilere göre, toplumumuz en büyük tehdit olarak 10 üzerinden 9,19 puanla "hayat pahalılığını" ve ekonomiyi görmektedir. Petrol fiyatlarının 73 doları aştığı, doların küresel bir silaha dönüştüğü bu eşikte; kendi siber güvenliği, elektronik harp kapasitesi ve yerli hava savunması olmayan her devlet, bu devasa ekonomik ve askeri kuşatmanın kurbanı olmaya mahkûmdur.

Peki, farklı görüşlere bile tahammülün azaldığı ve en temel insani meselelerin fütursuzca siyasete meze edilmeye çalışıldığı bu ağır badire karşısında bizler nerede duracağız? Bir mümin, böylesi ağır imtihanlar karşısında savrulmaz; zor durumlarda sebat halinde kalmasını bilir, ancak tavrını ve duruşunu da en net şekilde gösterir. Ne o ekranlardaki telaş rüzgârına kapılıp umutsuzluğa düşmek ne de başkasının felaketine sevinmektir bizim pusulamız. En nihayetinde; Müslüman olduğu bilinen herhangi bir kişi için tüm İslam coğrafyası hep bir ağızdan, her şeyin mutlak sahibinin Allah olduğunu ve nihai dönüşün ancak O'na olacağını hatırlatan o sarsılmaz "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" teslimiyetiyle "bir" olabilir, "iri" olabilir ve tek bir yürek gibi atabilirse eğer; o zaman bırakın bu coğrafyayı, dünyanın alacağı o muazzam hale aklım hayalim tam erişemiyor.

Bu coğrafya bir kaderse, o kaderin pasif bir kurbanı değil, kurucu aklı olmak zorundayız. Yas tutmanın edilgenliğine sığınamayız. Biz, yeryüzünün neresinde olursa olsun, matemle yarıya indirilen o bayrakları her daim dimdik ve onurla dalgalanırken görmek isteriz. Bu asil duruşun bedeli ise tam bağımsızlıktır. İthal sistemlerin ve sahte müttefiklerin kriz anlarında nasıl bir zillet ürettiğini hep birlikte izliyoruz. Kendi savunma kalkanını kendi yerli aklıyla öremeyen her yapı, rüzgârın önünde sürüklenmeye mahkûmdur.

Hülâsa; içi boş kınama metinleriyle oyalanamayacak kadar ağır, gerçekçi verilerle yüzleşmemiz gereken ciddi bir eşikteyiz. Ahlaki pusulasını yitirenlerin o yıkıcı cesaretine karşı, ancak liyakatin, yerli aklın ve inancın o vakur kalesiyle durulabilir. Zira unutmamak gerekir ki; başkasının kılıcıyla gövde gösterisi yapanlar, o kılıcın kabzasını tutan elin insafına mahkûmdur. Bu devasa sarsıntının bize bıraktığı asıl miras sığınacak bir liman aramak değil; kendi hürriyet gemimizin sarsılmaz rotasını, bizzat bu ateş denizinin ortasında çizebilmektir.