Bir sabah mahkeme salonuna girip kürsüde insan yerine bir makine görsek ne yaparız? Önüne getirilen bütün kanunları bilir, yüz binlerce kararı bir anda tarar. Tayin istemez, terfi beklemez, hatırlı bir dostun telefonundan ürkmez. Hemşehrisi olmadığı için kimseyi kayırmaz. Güvenmek kolay görünüyor. Ne var ki adaletin ölçüsü bunlar mıdır?
Hukukçuluğu mevzuat ezberlemek, emsal sıralamak ve alışılmış gerekçeleri yeni dosyalara geçirmek sayanlar için haber pek iyi değil. Makine bu işlerde mahirdir. Yılların biriktirdiği bilgiye birkaç saniyede ulaşır. Fakat kanunu bilmekle hüküm vermek arasında bir uçurum vardır. H. L. A. Hart’ın meşhur örneğinde parka taşıt girmesi yasaktır. Acil hastaya yetişen ambulansı da kapıdan çevirecek miyiz? Kuralın harfini görmek için göz yeter. Maksadını kavramak için muhakeme gerekir.
Aristoteles'in hakkaniyet dediği mesele burada belirir: Genel kural, her özel hâlin hakkını verebilir mi? Kanuna uygun karar, her zaman adil midir? Aynı kurala herkesi tâbi kılmak eşitlik için gereklidir. Fakat hayatın birbirine benzemeyen hâllerini görmezden gelmek de pekâlâ haksızlık doğurabilir. Hâkim, kanunun yerine kendi vicdanını koyamaz. Vicdanını bütünüyle kapının dışında bırakırsa bu kez kanunun neyi koruduğunu unutabilir. Hukuki muhakemenin güçlüğü, bu iki tehlike arasında yol bulmaktır.
Hukukun bozulması için adliye kapısına rüşvet tarifesi asılması gerekmez. Hâkim dosyayı okuyup insanı görmüyorsa, savcı hakikati araştırmak yerine alışkanlıklarını izliyorsa, avukat savunmayı eski bir dilekçenin üzerine kuruyorsa çürüme başlamıştır. Mühürler basılır, celseler açılır, kararlar çıkar. Kâğıtların hepsi yerli yerindedir. Eksik olan, o kâğıtların hakkında konuştuğu insandır.
Anayasa’nın 138. maddesi hâkimin bağımsızlığını güvenceye alır. Fakat bağımsızlık, duvara asılan metinle tamamlanmaz. Karar verirken bir makamın hoşnutsuzluğunu, terfisini yahut karşı tarafın nüfuzunu düşünen hâkim için cübbe giderek ağırlaşır. Vatandaş mahkeme kapısında “Kanun ne diyor?” diye soracağına “Karşı taraf kimi tanıyor?” diye düşünüyorsa asıl yara oradadır.
Makinenin böyle korkuları olmayabilir. Ama onun da görünmeyen efendileri vardır: Veriyi seçenler, ölçütleri koyanlar, sistemi denetleyenler. Dün yanlış verilmiş bir hükmü bugün öğrenir, yarın istatistik diye önümüze koyabilir. Haksızlık bu defa pek muntazam hesaplarla gelir. Sayılar hükmü süsler, fakat onu kendiliğinden adil kılmaz.
Yapay zekâ adliyede işe yarayacaktır. Çelişkili kararları bulsun, yıllarca bekleyen dosyaları göstersin, hâkimin araştırmasını kolaylaştırsın. Fakat bir insanın hayatını değiştiren hükmün neden haklı olduğunu açıklamak ve o hükmün hesabını vermek hâkime düşer. Adalet, doğru cevabı bulmak kadar, o cevabı insana karşı savunabilme sorumluluğudur.
Cübbeyi bir gün makineye giydirebiliriz. Asıl korkulacak şey, makinenin insan gibi hüküm vermesi değil, insanın çoktan makine gibi hüküm vermeye başlamış olmasıdır.