İnsan, en çok çaresiz kaldığı anlarda ellerini semaya açar. Kimi zaman bir kapının açılması, kimi zaman bir yükün hafiflemesi, kimi zaman da kalbindeki sıkıntının dinmesi için dua eder. Bütün samimiyetiyle ister, bekler. Ancak beklediği gerçekleşmediğinde zihninde aynı soru belirir: "Acaba duam kabul olmadı mı?"

Oysa dua, yalnızca istediğimiz şeylerin gerçekleşmesi için yapılan bir çağrı değildir. Dua, kulun Rabbine yönelişi, acizliğini kabul edişi ve O'na olan güvenini tazeleyişidir.

Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ, "Bana dua edin, duanıza cevap vereyim." (Mü'min, 40/60) buyurur. Ancak biz çoğu zaman duanın kabulünü yalnızca istediğimiz şeyin gerçekleşmesiyle ölçeriz. Oysa her istediğimizin bizim için hayırlı olup olmadığını bilemeyiz.

Bazen çok istediğimiz bir kapı kapanır. Ardından uzun süre nedenini sorgularız. Belki de o kapının ardında bizi bekleyenlerden korunmuşuzdur. Bazen de istediğimiz şey gecikir; çünkü henüz o nimeti taşıyacak olgunluğa erişmemişizdir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kişinin acele edip "Dua ettim de kabul edilmedi." demediği sürece duasına icabet edileceğini bildirmiştir. (Buhârî, Daavât; Müslim, Zikir ve Dua)

Belki de asıl imtihanımız, beklerken Rabbimize olan güvenimizi kaybetmemektir. Çünkü sabır, yalnızca bir şeyin gerçekleşmesini beklemek değil, beklerken kalbini koruyabilmektir. Tevekkül ise elimizden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakabilmektir.

Bugün hâlâ cevabını beklediğimiz dualarımız olabilir. Ancak unutmayalım ki her gecikme mahrumiyet, her sessizlik cevapsızlık değildir. Bazen insanın göremediği yerde, onun için en hayırlı hikâye yazılıyordur.

Öyleyse dua etmekten, umut etmekten ve Rabbimize güvenmekten vazgeçmeyelim. Zira bazen en güzel cevap, henüz anlayamadığımız bir hikmetin içinde saklıdır.