İnsanın hayatındaki en uzun ilişki, çoğu zaman kendisiyle kurduğu ilişkidir. İnsan değişir, şehirler değişir, insanlar hayatımıza girer ve çıkar. Fakat insanın kendi zihniyle kurduğu bağ, bütün bu değişimlerin arasında varlığını sürdürür.

Bu nedenle kendimize nasıl konuştuğumuz, yalnızca o anki ruh halimizi değil, zaman içinde kendimizle kurduğumuz ilişkinin niteliğini de belirler.

Kimi zaman aynaya baktığımızda yalnızca dış görünüşümüzü değil, geçmişte yaptığımız hataları da görürüz. Bir konuşmada söylediğimiz yanlış bir cümle, yıllar önce verdiğimiz bir karar, bir ilişkide yaptığımız hata ya da gerçekleştiremediğimiz bir hedef zihnimizde tekrar tekrar karşımıza çıkabilir.

Ve zihnimiz bazen geçmişi bir öğretmen gibi değil, bir mahkeme salonu gibi kullanır.

Sanık bizizdir.

Hâkim de biz.

Savcı da…

Üstelik çoğu zaman kendimize savunma hakkı bile vermeyiz.

“Nasıl böyle yaptım?”

“Bunu nasıl fark edemedim?”

“Ben zaten hep böyleyim.”

“Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.”

Bu cümleler ilk bakışta yalnızca düşünce gibi görünür. Oysa sürekli tekrarlandığında kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin diline dönüşebilir.

Burada önemli olan, insanın kendisini hiç eleştirmemesi değildir. Aksine, sağlıklı bir insan kendi davranışlarını değerlendirebilir, yanlışlarını görebilir ve gerektiğinde sorumluluk alabilir. Fakat davranışımızla kimliğimizi birbirine karıştırdığımızda sorun başlar.

“Yanlış yaptım” başka bir cümledir.

“Ben yanlıştan ibaretim” bambaşka bir cümle…

İlk cümle değişime kapı açar.

İkincisi ise kişiyi olduğu yere hapseder.

Kendine şefkat göstermek de tam olarak burada önem kazanır. Şefkat, kişinin yaptığı her şeyi onaylaması veya sorumluluklarından kaçması değildir. Şefkat, hata yaptığında kendisini insan olmanın doğal sınırları içinde değerlendirebilmesidir.

Çünkü hiçbir insan yalnızca başarılarından oluşmaz. Hepimizin yanıldığı, geciktiği, yanlış karar verdiği, korktuğu, yorulduğu ve bazen yeniden başlamak zorunda kaldığı zamanlar vardır.

Belki de yetişkinlikte öğrenmemiz gereken en önemli şeylerden biri şudur:

Çocukken bize nasıl davranıldıysa, hayatımız boyunca kendimize öyle davranmak zorunda değiliz.

Geçmişten öğrendiğimiz her cümleyi bugün tekrar etmek zorunda değiliz.

Bize söylenen her eleştiriyi gerçeğin kendisi olarak taşımak zorunda değiliz.

İçimizden yükselen her düşünce de mutlaka doğru değildir.

Bazen zihnimiz eski bir kaydı yeniden çalıştırır. Fakat eski bir kayıt, bugünün gerçeği olmak zorunda değildir.

Bu yüzden kendimize yöneltebileceğimiz küçük ama güçlü bir soru var:

“Şu anda kendime söylediğim şeyi, sevdiğim bir insan bana anlatsaydı ona da aynı cümleyi söyler miydim?”

Eğer cevabımız hayırsa, belki de kendimizle konuşma biçimimizi yeniden gözden geçirmenin zamanı gelmiştir.

Kendimize daha yumuşak davranmak, hayatın zorluklarını inkâr etmek değildir. Tam tersine, zorlukların içinden geçerken kendimizi de yanımıza almaktır.

Çünkü insanın kendisine ihtiyacı olduğu en zor zaman, çoğu zaman hata yaptığı zamandır.

Belki bugün içimizdeki eleştirel sesi susturmak zorunda değiliz.

Onu sadece biraz daha yakından dinleyebiliriz.

“Benden ne istiyorsun?”

“Beni neden bu kadar sert yargılıyorsun?”

“Beni korumaya mı çalışıyorsun, yoksa geçmişten öğrendiğin bir dili mi tekrar ediyorsun?”

Belki bu soruların cevapları bize kendimiz hakkında yeni bir şey söyleyecektir.

Ve belki o gün, insan kendi içinde yıllardır sürdürdüğü savaşı kazanmak yerine, savaşmayı bırakmayı seçer.

Çünkü bazen iyileşmek, kendimizi daha çok zorlamakla değil.

Kendimize artık düşmanımız gibi davranmamayı öğrenmekle başlar.