Bazı yaşantılar biter. Olay sona erer, insanlar hayatlarına devam eder, takvim yaprakları değişir.

Ama bazen beden, yaşananları takvim kadar hızlı unutmaz.

Bir insan yıllar önce yaşadığı bir olaydan söz ederken kalbinin hızlandığını, nefesinin değiştiğini, omuzlarının gerildiğini fark edebilir. Bazen ortada gerçek bir tehlike yoktur. Fakat beden sanki tehlike hâlâ devam ediyormuş gibi alarm verir.

İşte travmayı anlamaya çalışırken yalnızca “Ne yaşandı?” sorusuna değil, “Beden bu yaşantıya nasıl karşılık verdi?” sorusuna bakmak gerekir.

Bazen insan kaçamaz, savaşamaz… Donar

Tehlike karşısında canlıların otomatik savunma sistemleri devreye girer. Kaçmak, mücadele etmek ya da tehdit karşısında hareketsiz kalmak bu tepkilerin farklı biçimleridir.

İnsan da böyledir.

Ancak bazen yaşanan olay o kadar yoğun, ani veya çaresizlik duygusu oluşturacak kadar güçlüdür ki kişi ne kaçabilir ne de mücadele edebilir.

Beden yine de hazırlığını yapar.

Kaslar gerilir. Kalp hızlanır. Nefes değişir. Dikkat tehlikeye yönelir.

Fakat olay sona erdiğinde bu alarm sistemi her zaman kendiliğinden eski hâline dönemeyebilir.

Bu nedenle travma yaşamış bir insanın bugün verdiği bazı tepkiler, dışarıdan bakıldığında anlaşılması güç görünebilir.

“Bunun üzerinden yıllar geçti.”

“Artık neden hâlâ korkuyor?”

“Ortada hiçbir şey yokken neden böyle tepki veriyor?”

Çünkü bazen zihin olayın bittiğini bilir, beden ise henüz bunu öğrenememiştir.

Travma yalnızca hatırlamak değildir

Travmayı yalnızca “kötü bir anıyı hatırlamak” şeklinde düşünmek eksik kalabilir.

Bir ses, bir koku, bir mekân, bir bakış ya da belirli bir davranış geçmişteki tehlikeyi çağrıştırabilir. Kişi bunun farkında bile olmadan bedensel bir alarm yaşayabilir.

Bir kapının sert kapanması…

Bir hastane kokusu…

Bir mezarlık…

Bir telefon sesi…

Hatta bazen hiçbir şey.

Ve kişi kendi kendine sorabilir:

“Ben neden böyle oldum?”

Belki de asıl soru şudur:

“Bedenim şu anda neyi hatırlıyor?”

Bu bakış açısı, insanın kendisine yönelttiği suçlayıcı dili değiştirebilir.

“Ben güçsüzüm” yerine,

“Bedenim bir zamanlar beni korumaya çalışmış” diyebilmek…

İyileşmenin önemli başlangıçlarından biri olabilir.

Beden düşmanımız değil, hayatta kalma ortağımızdır

Travma sonrasında bedensel belirtiler yaşayan kişilerin kendi bedenlerinden korkması oldukça anlaşılabilir bir durumdur.

Kalp çarpıntısı geldiğinde “Bir şey olacak.”

Nefes daraldığında “Kontrolümü kaybediyorum.”

Titreme başladığında “Bende bir sorun var.” düşünceleri ortaya çıkabilir.

Oysa bedenin verdiği her alarm, gerçek bir tehlikenin varlığı anlamına gelmez.

Bazen bu alarm, geçmişte öğrenilmiş bir korunma biçiminin bugüne taşınmasıdır.

Bu nedenle travma çalışmasında amaç, kişiyi geçmişin içine yeniden sürüklemek değil, güvenli bir ortamda bedeninin verdiği sinyalleri fark edebilmesine ve bunlarla daha sağlıklı bir ilişki kurabilmesine yardımcı olmaktır.

İyileşmek unutmak demek değildir belki de travma hakkında değiştirmemiz gereken en önemli düşüncelerden biri budur. İyileşmek, yaşananları silmek değildir.

Geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişin bugün üzerimizde kurduğu etki değişebilir.

Bir insan yaşadığı acıyı inkâr etmeden, onun hayatının tamamını yönetmesine izin vermeden yoluna devam edebilir.

Çünkü insan yalnızca yaşadıklarından ibaret değildir.

Bazen geçmişte yaşanan bir olay, hayatımızın bir bölümünü belirler. Fakat doğru destek, farkındalık ve güvenli bir terapötik süreçle o bölümün bütün kitabın kendisi olmadığını fark edebilir. Ve bazen iyileşme, geçmişi susturmakla değil, bedenimizi yeniden dinlemeyi öğrenmekle başlar.