Şayet İran mezhepçi tavrından dolayı yalnız kaldıysa deniliyor… Peki ya Gazze?

Gazze hangi mezhebi dayattı da yalnız bırakıldı?

Hangi kavmiyetçiliği yaptı da kapılar yüzüne kapandı?

Hangi siyasi hesabı tuttu da çocuklarının kanı bu kadar ucuz görüldü?

Bugün mesele bir devletin politikası değil; bir ümmetin vicdanıdır.

Gazze, haritanın küçük bir parçası olabilir. Ama o küçücük toprak, ümmetin büyüklük iddiasını test eden bir terazidir. O terazide sadece bombalar değil, kalpler de tartılıyor.

Kur’an bize şöyle seslenir:

“Size ne oluyor ki, ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar’ diye yalvaran erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisâ 75)

Bu ayet bir coğrafyaya değil, bir karaktere çağrıdır. Mazlumun mezhebi sorulmaz. Mazlumun kimliği araştırılmaz. Mazlumun tarafı insanlıktır.

Gazze yalnız kaldıysa, bu onun hatası değildir. Bu, ümmetin imtihanıdır.

Bugün bazıları İran’ın geçmiş politikalarını, mezhebi gerilimleri, bölgesel hesapları hatırlatıyor. Eleştiri elbette yapılır. Hiçbir devlet masum değildir. Hiçbir siyasi yapı eleştiriden münezzeh değildir. Fakat şunu unutmamak gerekir:

Mazlumdan yana olmak, kimsenin mezhep değiştirmesi anlamına gelmez.

Bir zulme karşı durmak, bir ideolojiyi onaylamak değildir.

Bir saldırıya karşı çıkmak, bir devleti kutsamak değildir.

Bir mazluma dua etmek, siyasi biat değildir.

Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor:

“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.”

Sahabe soruyor: “Mazluma yardım edelim, peki zalime nasıl yardım edeceğiz?”

Efendimiz cevap veriyor: “Onu zulmünden alıkoyarak.”

Demek ki adalet, kör bir tarafgirlik değildir.

Ama zulme sessizlik de takva değildir.

Gazze’de ölen çocukların mezhebi yoktu.

Enkaz altında kalan annelerin fıkhî aidiyeti yoktu.

Açlıktan bayılan bebeklerin siyasi ajandası yoktu.

Onların tek kimliği vardı: mazlum.

Ve Allah mazlumun duası ile zalim arasında perde olmadığını haber veriyor.

O halde asıl soru şu:

Biz hangi taraftayız?

Tarih, mazlumun kimliğini değil; zalime karşı kimin ayağa kalktığını yazar.

Tarih, kimin hangi mezhebe mensup olduğunu değil; kimin hangi vicdana sahip olduğunu kaydeder.

Bugün savaş kapımıza dayanmışken hâlâ mezhep hesapları yapıyorsak, yarın kapımız çalındığında yanımızda kimseyi bulamayabiliriz. Çünkü ümmet, parçalandıkça zayıflar. Zayıfladıkça yalnızlaşır. Yalnızlaştıkça ezilir.

Kur’an’ın emri nettir:

“Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât 10)

Bu kardeşlik, aynı siyasi görüşte olmayı değil; aynı acıyı paylaşmayı gerektirir.

Aynı mezhebe mensup olmayı değil; aynı kıbleye yönelmeyi gerektirir.

Gazze bugün kan ağlıyorsa, bu sadece Filistin’in meselesi değildir.

İran yalnız bırakılıyorsa, bu sadece İran’ın meselesi değildir.

Bu, ümmetin parçalanmışlığının meselesidir.

Elbette hatalar konuşulacak. Elbette yanlış politikalar eleştirilecek. Ama bombalar yağarken ilk görev eleştiri değil, insanlıktır. Önce ateşi söndürmek gerekir; sonra muhasebe yapılır.

Mazlumdan yana olmak, ilkesel bir duruştur.

Zulme karşı çıkmak, imanın gereğidir.

Unutmayalım:

Zulüm karşısında tarafsızlık, zalimin safında durmaktır.

Bugün bize düşen; mezhep kavgasını büyütmek değil, adalet bilincini büyütmektir.

Ayrılıkları kaşımak değil, ortak yarayı sarmaktır.

Kin üretmek değil, bilinç üretmektir.

Gazze için dua edelim.

İran için de dua edelim.

Ama en çok da kendi kalbimiz için dua edelim.

Çünkü asıl yalnız kalan, vicdanını kaybedendir.