“Kârûn, Mûsâ’nın kavmindendi. Fakat onlara karşı azgınlık etti…” diye başlar Kur’an (Kasas, 28/76). Bu ifade, sadece tarihsel bir şahsiyeti anlatmaz; servetin insanı nasıl körleştirebileceğini, nimetin şükür yerine şımarıklığa dönüştüğünde nasıl bir felakete evrildiğini anlatan ilahi bir ikazdır. Kârûn, malı kendinden bilmişti. Gücünü Allah’a değil, kasalarına; bereketi duaya değil, anahtarları zor taşınan hazinelerine bağlamıştı. Ve sonunda yer, onu ve servetini yuttu.

Bugün Kârûn’un adı değişti; ama zihniyeti hâlâ aramızda. Gökdelenlerin tepesinde oturup aşağıdaki açlığı görmeyenler, sofraları israfla donatıp komşusunun çocuğunun yatağa aç girdiğinden habersiz olanlar, zekâtı “lütuf”, infakı “gereksiz fedakârlık” sayanlar… Hepsi Kârûn’un mirasını taşımaktadır. Oysa Kur’an açıkça uyarır: “Allah’ın sana verdiğinden ahiret yurdunu kazanmaya bak; dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et.” (Kasas, 28/77)

Mal, Allah’ın kuluna verdiği bir emanettir, mülk değil. Bu emanetin üzerinde fakirin, yetimin, yoksulun hakkı vardır. Kur’an bu gerçeği net bir şekilde ortaya koyar: “Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.” (Zâriyât, 51/19) Bu bir tavsiye değil, bir haktır. Esirgenen her lokma, kilit altında tutulan her servet, gasp edilmiş bir haktır.

Resûlullah (sav) ise bu hakikati daha da sarsıcı bir dille ifade eder:

“Âdemoğlu ‘malım, malım’ der. Hâlbuki senin malın; yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve Allah yolunda verip gönderdiğindir.” (Müslim)

Yani kasada tutulan değil, Allah için harcanan servet gerçektir. Geri kalan, sahibine yük ve ahirette hesaptır.

Bugünün zenginleri şunu iyi bilmelidir: Servet, paylaşılmadıkça bereket getirmez; aksine kalbi katılaştırır. Peygamber Efendimiz (sav) “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyururken, lüks içinde yaşayıp yoksulluğa sırtını dönenleri ümmet dairesinin dışına iten ahlaki bir çizgi çekmiştir. Bu çizgiyi aşan her zengin, Kârûn’un yoluna bir adım daha yaklaşmaktadır.

Kârûn’un helâki, sadece bir yer sarsıntısı değildi; ahlaki bir çöküşün ilahi infazıydı. Bugün yerin altına gömülmeyenler, kalplerinde gömülmektedir. Vicdanı susmuş, merhameti körelmiş, serveti putlaştırmış her insan için Kârûn kıssası canlı bir uyarıdır. Allah, malı dilediğine verir; ama hesabını herkese sorar. “Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8)

Bu yüzden ey servet sahipleri! Kasalarınıza değil, kefeninize bakın. Anahtarlarını zor taşıdığınız mallar, sizi Allah’ın huzurunda kurtarmayacak. Kurtuluş, infaktadır; adalettedir; paylaşmaktadır. Aksi hâlde tarih tekerrür eder, Kârûn’un akıbeti ibret olmaktan çıkar, kader olur.