Bugün zaman zaman şu cümleleri duyarız: "Kur'an varken mezhebe ne gerek var?", "Peygamber zamanında mezhep mi vardı?" “İnsanlara tapmayın Allah'a (cc) tapın” “Kur'an size yetmiyor mu?” İlk bakışta kulağa doğru gibi gelen bu ifadeler, tarihî süreç bilinmeden söylendiğinde insanı yanlış sonuçlara götürebilir.

Evet, doğrudur...

Resûlullah (sav) döneminde mezhep yoktu. Çünkü o varken mezhebe ihtiyaç yoktu. Zira Allah Resûlü (sav), vahyin indiği kutlu kaynağın bizzat kendisiydi. Müslümanlar karşılaştıkları her meselede doğrudan ona başvuruyor, o da Allah'ın vahyi veya sünnetiyle hükmü açıklıyordu. Bir ayetin manasında tereddüt mü oluştu? Cevabı Resûlullah veriyordu. Yeni bir mesele mi ortaya çıktı? Hükmünü yine Resûlullah açıklıyordu. Böyle bir dönemde farklı içtihat ekollerinin oluşmasına zaten ihtiyaç bulunmuyordu.

Sahabe nesli de aynı şekilde bu büyük nimete sahipti. Onlar Kur'an'ı sadece okumadılar; inişine şahit oldular. Sünneti sadece rivayet etmediler; onu yaşayarak öğrendiler. Peygamber Efendimizin namazını gözleriyle gördüler, ahlakını hayatlarında yaşadılar, hükümlerini doğrudan kendisinden dinlediler. Anlayamadıkları her konuyu anında sorabiliyor, yanlışlarını hemen düzelttirebiliyorlardı.

Dolayısıyla sahabenin ilk döneminde de mezheplerin ortaya çıkmasına ihtiyaç yoktu. Fakat tarih aynı şekilde devam etmedi. Resûlullah'ın (sav) vefatından sonra İslam Devleti kısa zamanda dünyanın en büyük medeniyetlerinden biri hâline geldi. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (ra) (Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) ve daha sonraki dönemlerde gerçekleşen büyük fetihlerle İslam; Arabistan'ın dışına taşarak Irak'a, Suriye'ye, Mısır'a, İran'a, Horasan'a,

Kuzey Afrika'ya ve daha nice beldelere ulaştı. Kısaca Afrika’nın en batısından, Çin’in en doğusuna kadar ulaştı.

Artık Müslüman olanların önemli bir kısmı Arap değildi. Farslar, Berberiler, Türkler, Kürtler, Habeşliler, Rumlar ve daha birçok millet İslam ile tanışıyordu. Bu insanlar Kur'an'ın indiği dile sahip değillerdi. Arapçanın inceliklerini bilmiyor,

Kur'an'ın nüzul ortamını yaşamamış, hadislerin söylendiği şartlara şahit olmamışlardı.

Üstelik her gün yeni meseleler ortaya çıkıyordu.

Yeni ticaret şekilleri...

Yeni toplum yapıları...

Yeni örfler...

Yeni hukukî problemler...

Yeni inanç ve ibadet meseleleri...

Artık sadece ayet ve hadisleri nakletmek yeterli değildi. Bu naslardan doğru hükümleri çıkaracak, onları sistemleştirecek, birbirleriyle ilişkilendirecek, genel ve özel hükümleri ayıracak, nâsih-mensûhu bilecek, Arap dilinin; Grameri ve bedi’, beyan, fesahat ve belagatıyla bütün inceliklerine vakıf olacak büyük ilim adamlarına ihtiyaç vardı.
İşte mezhepler böyle bir ihtiyaçtan doğdu. Mezhepler bir ayrılık hareketi değil; ilmin sistemleşmesidir. Bir bölünme değil; Kur'an ve Sünnet'in doğru anlaşılması için geliştirilen ilmî yöntemlerdir. Din icat etmek değil, dinin var olan hükümlerini keşfedip ortaya çıkarmaktır. İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed b. Hanbel gibi büyük müctehidler ve onların müçtehit talebeleri;

Yeni bir din kurmadılar.

Yeni bir Kur'an yazmadılar.

Yeni bir sünnet ortaya koymadılar.

Onların yaptığı; Kur'an ve Sünnet'i en doğru şekilde anlayıp yorumlamak, delilleri belli usuller içerisinde değerlendirmek ve Müslümanların karşılaştığı binlerce meseleye sağlam ilmî çözümler üretmekti. Bugün elimizde bulunan milyonlarca fıkıh hükmü gökten hazır inmedi. Bu hükümler; gecelerini gündüzlerine katan, ömürlerini ilme adayan, yüz binlerce hadisi ezberleyen, Arap dilinin bütün inceliklerini bilen, sahabe ve tâbiîn fetvalarını tek tek toplayan büyük müctehidlerin asırlara yayılan emeklerinin ürünüdür. Devam edeceğiz inşaalah. Subhaneke... Bi-hamdike...

Esteğfiruke...