Yakın bir zamanda “Külünkoğlu Eğitim ve Kültür Derneği” tarafından “milli bir mesele olarak sosyal çürüme” başlıklı bir rapor yayınlandı.
Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Suat Kolukırık tarafından kaleme alınan rapor, yaşanan sosyal çürüme konusunda çok ciddi veriler sunuyor.
Suat Hoca, “Sosyolojik savaşın en stratejik hedeflerinden birinin toplumun güven duyduğu kurumları işlevsiz hale getirmek ya da itibarsızlaştırmak” olduğunu ifade ediyor.
Ona göre bürokratik kapasitenin kırılması, adalet mekanizmasının aşındırılması, eğitim sisteminin işlevsizleştirilmesi, sivil toplumun parçalanması ve kurumsal erozyon, toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir katalizör işlevi görmektedir.
Bu da kültürel değerlere olan kayıtsızlık ve aile yapısının zayıflatılması, toplumsal dayanışmanın çözülmesi, tüketim ve haz kültürünün yaygınlaştırılması olarak karşımıza çıkıyor.
O kadar mühim tespitler ki bunlar.
Raporda yer alan şu veriler bile durumumuzun ne denli vahim noktada olduğunu göstermesi bakımından önem arz ediyor.
Türkiye’de son 10 yılda ‘insanlara güven’ oranı %45’ten %22’ye düşmüş. Gençlerin %62’si ‘kimseye güvenemem’ noktasına gelmiş Kurumlara güven ortalaması ise 10 üzerinden 4,1.
Boşanma oranları ise hazin, 20 yılda yaklaşık %35 artmış. Evlilik yaşı 28-32 bandına yükselmiş.
Gençlerin %71’i ‘ülkede gelecek göremiyorum’ diyor. %48’i ‘kimlik karmaşası ve yaşam amacı kaybı’ yaşadığını söylüyor. %60’tan fazlası da sosyal medya etkisiyle kimlik baskısı altında karmaşık bir hayat anlayışı içerisinde.
Ülkede kültürel etkinliklere katılım son yıllarda %30 azalmış durumda. Gençlerin %53'ü Türk kültürüne dair temel unsurları ‘yeterince bilmediğini’ ifade ediyor.
Toplumsal dayanışma önemli midir?’ sorusuna verilen olumlu cevaplar son yıllarda %63’ten %38’e düşmüş.
Bakınız bu oranlar, sorunun ne denli derin ve içinden çıkılmaz olduğunu gösteriyor. Yetkililerin de zaman zaman çıkıp, bu veriler üzerinden yakındıklarına şahit oluyoruz.
Oysa yetkilerimiz yakınmaktan öte bu vahim sorunu çözmek için acilen bir şeyler yapmak zorundadır.
Bu ülkenin çocukları eğitimde yapılan onca reforma rağmen neden hala kendi değerlerinden, tarihinden ve kültüründen uzak bir anlayış içerisinde?
Ve bu insanlar neden birbirilerinden uzak ve dayanışma duygusundan yoksun bir hayatı yaşamak durumunda kaldılar?
Geçenlerde sosyal medyada yayınlanan bir videoya denk geldim. İlkokul çağındaki çocuklar “okulu arkalarına alarak” bahçede kendilerine LvbeC5 konseri veren bir gence eşlik ediyorlardı.
İşin ilginç tarafı neredeyse tüm öğrenciler, şarkıda geçen sözleri ezbere biliyorlardı.
Demem o ki, okul şöyle bir zamanda okul olma işlevini yitirmek üzeredir. Zira bu çocuklar artık okullarda sosyalleşmiyor. Okul çocukların dünyasında yer etmiyor. Ve geriden geliyor.
Eğitim meselesini çok önce ele almalıydık. Ve buraya ait bir sistem kurmalıydık. Çocuklarımızı maalesef küresel elitlerin propagandalarına maruz bıraktık.
Suat Hoca’nın bu noktada sunduğu öneri çok önemidir. Diyor ki “Eğitim ve kültürel alan bağlamında; eğitim sisteminde milli kültür-evrensel değer dengesi yeniden kurulmalıdır. Medya okuryazarlığı, dijital okuryazarlık ve dezenformasyon okuryazarlığı zorunlu hale getirilmelidir.
Okullarda aidiyet, kimlik, toplumsal sorumluluk odaklı müfredat güçlendirilmelidir. Gençlere yönelik liderlik, gönüllülük, sivil katılım programları yaygınlaştırılmalı ve kültür-sanat politikaları ile toplumsal hafıza ve ortak kimlik desteklenmelidir.”
Bakan Yusuf Tekin’in gayretlerini takdir ediyorum ancak iş işten geçmek üzere. Eğitim konusunda milli seferberlik ilan edilse yeridir.