Modern çağ insanı özgürlüğü konuşuyor. Kendi hayatını kurmayı, kendi kararlarını vermeyi, kimseye hesap vermemeyi bir erdem gibi pazarlıyor. “Benim hayatım” cümlesi kutsallaştırılıyor. Fakat bu cümlenin gölgesinde unutulan bir hak var: Anne baba hakkı.
Oysa Kur’an, insanın hayat yolculuğuna bambaşka bir yerden başlatıyor. Rabbimiz buyuruyor:
“Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretti…” (İsra, 23)
Dikkat edin… Tevhid emrinin hemen ardından anne babaya iyilik geliyor. Bu bir ahlak tavsiyesi değil; bu bir farz. Modernliğin bireyselleştirdiği insan, tam da burada ilahi ölçüyle yüzleşiyor. Çünkü İslam’da “bağımsızlık” değil, “sorumluluk” esastır.
Bugün kariyer planları yapılırken, anne babanın kalp kırıklıkları hesaba katılmıyor. Uzak şehirler, yoğun mesailer, bitmeyen toplantılar… Hepsi bir mazeret üretme mekanizmasına dönüşebiliyor. Fakat Kur’an, mazeret kabul etmeyecek kadar açık konuşur:
“Onlara ‘öf’ bile deme, onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (İsra, 23)
Sadece bağırmak değil; yüz ekşitmek bile yasak. Sadece hakaret değil; sabırsız bir iç çekiş bile ilahi kayda geçiyor. Çünkü anne baba hakkı, duygusal bir incelik meselesidir.
Modern insan büyük günahlardan sakındığını zannederken, evinin içinde küçük kabalıklarla büyük veballer biriktirebilir.
Rabbimiz, annenin yükünü özellikle hatırlatır:
“Annesi onu zorluk üstüne zorlukla taşımıştır…” (Lokman, 14)
Dokuz ay bedeninde, yıllarca yüreğinde taşıyan bir annenin hakkı ölçülebilir mi? Geceleri uykusuz kalıp gündüzleri tebessüm eden bir babanın emeği hesaplanabilir mi?
Biz büyürken onlar yaşlanıyor. Biz güçlenirken onlar zayıflıyor. Ve çoğu zaman tam da bize en çok ihtiyaç duydukları dönemde, biz “kendi hayatımıza” dalmış oluyoruz.
Modernlik, anne babayı “yaşlılık problemi”ne indirger. İslam ise onları rahmet vesilesi olarak görür.
Allah Resûlü’ne (sav) bir adam gelerek cihada katılmak istediğini söyledi. Efendimiz ona:
“Anne baban hayatta mı?” diye sordu.
“Evet” cevabını alınca şöyle buyurdu:
“Öyleyse onların yanında kal; senin cihadın onlardır.”
Ne büyük ölçü!
Bugün nice insan, toplum için büyük projeler hayal ediyor; fakat evinde bir annenin duasını kaybediyor. Oysa Allah katında bazen bir bardak su uzatmak, en büyük fedakârlıklardan daha değerlidir.
Resûlullah (sav) buyuruyor:
“Allah’ın rızası anne babanın rızasındadır. Allah’ın gazabı da anne babanın gazabındadır.”
Bu hadis, meseleyi netleştiriyor. Anne babanın gönlünü kıran bir evlat, sadece bir kalbi incitmiş olmaz; ilahi rızayı riske atar. Onların duasını alan ise, görünmeyen bir bereketle kuşatılır.
Bugün huzurevlerinde yalnız kalan nice anne baba var. Evlatları tarafından “yoğunluk” gerekçesiyle ihmal edilen nice yaşlı yürek… Modern şehirler büyüdükçe, evlatların kalbi küçülüyor mu?
Şunu unutmayalım: Anne babanın ahı sessizdir ama ağırdır. Duası sessizdir ama göklere değer.
Üstelik anne baba hakkı, onların vefatıyla bitmez. Peygamberimiz (sav) buyurur:
“İnsan öldüğünde amel defteri kapanır; ancak üç şey hariç: Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.”
Demek ki hayırlı evlat olmak, anne babanın amel defterini açık tutmaktır. Onlara dua etmek, hayır yapmak, adlarını yaşatmak… Bu, evladın sadakat imtihanıdır.
Ey modern çağın insanı!
Telefonuna gösterdiğin özeni, annenin gönlüne gösteriyor musun?
Gelecek planları yaparken babanın yalnızlığını fark ediyor musun?
Başarı basamaklarını çıkarken, seni yürümeyi öğreten elleri hatırlıyor musun?
Unutma… Anne baba hakkı bir kültür meselesi değil; bir iman meselesidir.
Allah’ın rızasını arayan, onu uzak diyarlarda değil; çoğu zaman evinin içindeki iki yüreğin memnuniyetinde bulur.
Modernliğin unutturduğu farz şudur:
Anne baba hakkı ertelenemez.
Telafisi her zaman mümkün değildir.
Ve hesabı mutlaka sorulacaktır.