1-187

(Neyyire Özkan, Aktüel, 2002, sayı 545; https://www.sabah.com.tr/aktuel/2013/10/10/ataturkun-mechul-sevgilisi; 22.2.2019)

Neyyire Özkan'ın Râfet Süreyyâ'yle büyük târihî kıymeti hâiz röportajı, hâlen Turkuvaz Medya Grupu'nun bir mecmûası olan Aktüel'in 19 Eylûl 1991 târihli 11. sayısında neşredilmişti. Bu röportaja Aktüel'in İnternet sitesinden bugün de (2019) ulaşılabiliyor. Buradaki haberden, aynı röportajın, 2002'de mezk̃ûr mecmûada tekrâr neşredildiği anlaşılıyor…

***

Râfet Süreyyâ’nın şahâdetiyle bir devrin içyüzü

Râfet Süreyyâ'nın hik̃âyesini okurken, ister istemez, bir kerre daha, Balzac'ın, Illusions perdues (Boşa Çıkan Hayâller) romanındaki tesbîtini hatırlıyoruz:

“İki çeşid târih vardır: Resmî târih, yânî mekteblerde okutulan muharref, yalancı, düzmece târih ve gizli târih, yânî hâdiselerin hak̆îk̆î sebeblerinin bulunduğu utanc verici târih…”

Neyyire Özkan'ın röportajı, sâdece bir şahsın ibretâmîz hayât hikâyesi değil, aynı zamânda bir devrin içyüzüdür:

“[…] Gazeteci olduğumuzu, şimdiye kadar sadece kendine sakladığı sırlarla dolu hayatını konuşmak için orada bulunduğumuzu söyledik. Bugüne kadar suskun kalışını açıklar bir aldırmazlık içinde, ‘Amaaaaan, dedi, ne var ki!' ‘Hayatınız' dedim. Bizi daha bilmeden heyecanlandıran o hayatı, yaşayanın ağzından duymak! Sabırsızlıktan kıvranırken, ‘- Peki, dedi, siz sorunuz, ben anlatayım.'

“Sonbaharın soğuğu ve yağmuruyla apansız çöktüğü o günlerde, yüzünü aralıktan gösteren güneşli öğle saati, bizim de şansımızdı: Oydu, meçhuldeki sürpriz sevgili, Rafet Süreyya İris Worley.

“Onun karşısına oturup eprimiş, eskimiş, tozlanmış salonun güneşli cam önünde, sonsuz heyecanla, meçhulü öğrenmeye başladım:

‘- Biz Berlin'deki Türk talebeleri parasız kaldık. İstanbul'a geldik. Maarife gittim. Dediler ki, Ankara'ya gitmeye mecbursunuz. Ben de gittim Ankara'ya. Maarif vekili çook, çok iyiydi, bize yardım etti.'

‘Atatürk'ü nasıl tanımıştınız' sorumun cevabına, taraş taraş olmuş saçlarının çevrelediği başını titreterek, böyle başladı. Ankara'ya, Maarif Vekilinden Türk talebeleri için yardım istemeye gitmeden önce, tam 11 yıl Berlin'de müzik eğitimi görmüş. Almanca adı ‘Zeugnis Des Stern'schen Konservatoriums der Musik in Berlin' adlı okuldan diplomalı. İstanbul'da Dame de Sion'un kapanması üzerine gittiği Berlin'den Türkiye'ye yaptığı bu ara dönüşün ona nasıl bir sürpriz hazırladığını o zaman asla düşünmemiş.

İlk karşılaşmanın delîli olan fotoğraflar

“Ancak, hükümetten yardım istemek üzere Ankara'ya gelen masum bir öğrenci oluşu, Atatürk'ün bakışlarını üzerinde sabitleştiren sihirli tesadüfü de engelleyememiş:

‘- Ankara'ya gittim. Gazi dışarı çıkmış, Meclis-i Mebusan'a gidiyor. Ben de otelden, talebelerle geldim. Maarif vekiliyle görüşeceğim. Birden Gazi'yi gördüğüm gibi yanına [gittim]; Gazi de şaşırdı. Resim var yanımda. Bizim beraber resmimiz var.'

“Süreyya Hanım bu ilk karşılaşmayı anlatırken, evde ona yardımcı olan komşusuna ‘Beraber resmimiz var' diye andığı fotoğrafı aratıyor. Üst üste naylonlara, parşömen kâğıtlarına sarılı paketlerin içinden çeşitli boylarda fotoğraflar, yazılı evraklar dökülüyor. Süreyya Hanım titreyen elleri ile masanın üzerine yayılan belgeleri daha da karıştırırken yaşlı, ama keskinliğinden hiçbir şey yitirmemiş gözleri aradığını buluyor:

‘- İşte bakınız, bu ben, bana fotoğrafını imzalıyor.'

2-119

(Neyyire Özkan’ın röportajı, Aktüel, 19.9.1991, sayı 11, ss. 18-24)

Râfet Süreyyâ’nın albümünde, kendisinin Mustafa Kemâl’le ilk karşılaşmasını tesbît eden kırık fotoğraf: “İşte bakınız, bu ben, bana fotoğrafını imzalıyor…”

***

“Gece beni şoförüyle aldırttı, artık koyvermedi”

“İkiye kırılmış fotoğrafta Atatürk ve Süreyya Hanım aynı kartın üzerine eğilmiş görünüyorlar. Karşılaştıkları ilk tesadüfi anın, tesadüfi belgesi bu. Bu karşılaşmayı bir gün sonranın gelişmeleri izliyor:

‘- Gazi, nerdedir bu, demiş. Demişler ki, bu talebedir. Ankara'da, otelde bekliyor. Gece, otomobilini yolladı. Şoförle beni davet etti. Öylelikle işte. Artık beni koyvermedi, bitti.'

“Süreyya Hanım'ın ‘Bitti'den kastı, Atatürk'le 1926 yılından 1927 yılına kadar süren bir yıllık beraberliği yüzünden askıya aldığı talebeliği ve alıştığı Avrupa hayatı. Başlayan ise, genç bir ülkenin, dünyanın gözlerinin üstünde olduğu lideriyle birlikte yaşayan kadın olarak, bambaşka bir şey...

“Sır kutusu açılıyor ama deşelemek için cesaret lazım. Karşımda, yaşadığı birbirine benzemeyen zeminlerdeki 89 yılı süzmüş, tecrübesiyle, muhakeme gücünü alabildiğine kullanan, cin gibi zeki bir ihtiyar var. Onu hafife alıp ‘Hadi anlatın, nasıldı aşkınız?', diyebilmek mümkün mü?

3-49

Râfet Süreyyâ’nın, 24 yaşında, Konservatuar talebesi iken, TBMM binâsı önünde, Mustafa Kemâl’le ilk karşılaşmasını tesbît eden iki fotoğraf:.. “Nerdedir bu, demiş. Demişler ki, bu talebedir. Ankara'da, otelde bekliyor. Gece, otomobilini yolladı. Şoförle beni davet etti. Öylelikle işte. Artık beni koyvermedi, bitti.”

***

“Beni çok sevdi, ama kıskananlar çok oldu”

“Her an susabilir, anlatmaktan vazgeçip bizi kapı dışarı edebilir. Onu, yer yer oradan oraya atlayarak konuşmasına, bazı kelimelerin yaptığı çağrışımlarla konuyu akışından koparmasına rağmen, anlayarak ve telaşlanmadan dinlemeliyim:

‘- Çok sevdi ama kıskananlar, karışanlar çok oldu. Masada, yemekte oturuyoruz. Dolu geliyorlar hep. Askerler de var. Birlikte masada oturuyoruz. Kimisi diyor ki, amaan evlenme sen bununla.'

“Latîfe Hanım çok çekdi”

‘- Ben Avrupa'da yetiştiğim için öyle evlenme düşüncelerim yoktu. Çünkü Avrupa'da derler ki, aaa Türkler çok karı alır. Ben de derdim ki, Alman kadınları da çok koca alır! (Esprisine kendi de gülüyor). Ben 22-23 yaşında bir şeydim. (Pasaportundaki tarihe göre o vakitler 24 yaşında olması gerekiyor.) Latife Hanım'dan da uzaktı. Bizimki 926'dan, 927'ye kadar sürdü.'

‘- Ben düşünmezdim ama etrafındakiler düşünüyor, söylüyorlar. Sakın evlenme, falan. Çünkü Latife Hanım'la da bozulmuştu ya. O zavallı kadın çok çekti, ben yoktum o zamanlar.'

“Beni kıskananlar: Âfet Hn. ve dîğerleri… Onunla da yatıp, kalkmış…”

‘- Beni çok sevdi, çok kıskandılar, düşman oldular. Bir tanesi Afet'ti. Talebeler çoktu o zaman. İsviçre'ye gidip lisan öğreneceklerdi. Bizi gönder, diye. Afet beni tabii dehşetli kıskanıyor. Mesele orda başladı. Ordaymış, ancak bir ay evvel onunla da yatıp, kalkmış. Beni gördüğünde bıraktı. Gayet tabii ki o kız dehşetli kıskandı. Genç bir kadın. Ağlamış, sızlamış. Duyduğum vakit acıdım. Çünkü benden evveldi. Gayet tabiidir ki, kıskanıyor değil mi ya? Kabahat kimde? Gazi'de. Çünkü ikimizi.... O gidecek zaten, bir ay dur da, sonra beni yakala.' ..... [Bu paragraftaki sansürler, Neyyire Hn.'a âid…]

"- Bir tanesi çok çirkindi, ama akıllı kızdı. Tayyareci, tayyare ile uğraşan."

“Etrafta ne kadar çok kadın var!”

“Atatürk'le yaşadığı bir yıllık beraberliği sırasında etrafında ne kadar çok kadın olduğuna dair hatıralar canlanıyor Süreyya Hanım'ın anlattıklarında. Yalnızca bunlar da değil. Önce Ankara'da, ‘Çankaya'da, pek güzel bir yer değildi' diye tarif ettiği evde oturdukları, sonra Atatürk'ün kendisini İzmir'e götürdüğü ve tarihle çakışan hatıraları da:

‘- Onun üç tane defteri vardı. Fransızca yazılmış. Kendisinin yazdığı. Katibi Tevfik [Bıyıklıoğlu] beye oku derdi. O, Fransızca bilmezdi. Bana verirdi, bak görüyor musun ne güzel okudu derdi. İşte kıskançlık çıkardı dehşetli.'