Resim-15

“Mutlak Şef” “ink̆ilâblar”a doymuyor! Şimdi sırada “Üniversite İnk̆ilâbı” var: Kemalist Rejime karşı bir nebze hürriyetini muhâfaza eden Dârülfünûn l̃ağvediliyor, yerine “Kemalist Üniversite” têsîs ediliyor! “Üniversite”, artık “Kemalist İnkilâbın ideolojisini işliyecekdir”!

“Türk muâvinlerini yanlarına almamayı bilhâssa iltizâm eden (ecnebî) hocalar bulunuyor”

“Sözlerimizin şikâyetli cereyanından seziyorsunuz ki Üniversitedeki yabancı hocalardan bir kısmının lâyıkı veçhile çalışmamakta olduklarından şikâyet ediyoruz. Salâhiyettar hükûmet daireleri, mesailerinde Türk muavinlerini yanlarına almamağı bilhassa iltizam eden hocalar bulunup bulunmadığını biraz ciddice tetkikle kolayca anlıyabilirler. Halbuki biz bu hocaları ayni zamanda beraberlerinde çalışacak Türk muavinleri yetiştirsinler diye getirmiştik. Gözönündeki vaziyeti bizim maksadımızla telif etmeğe imkân yoktur.

“Süs için mi Üniversitemize mukâveleli âlimler getirdik?”

“İnsanın bu zatlar Türkiye’ye geleli Avrupalılıktan çıkmışlardır diyeceği geliyor. Avrupa’da bu kıratta adamlar, belki bizzat kendileri öyle yaparlardı, ilim yolundaki çalışmalarından ortaya yeni yeni eserler, yeni yeni buluşlar koyarlar. Biz Üniversitemize yeni Avrupalı âlimler getirerek bilhassa bu metodun bizde de teessüs ve inkişafını istihdaf etmiştik. Hani eserler, hani araştırmalar, nedir bu hepimizi boğacak hale gelen kısır ilim hayatı? Avrupa’da böyle mi çalışırlar, Avrupada böyle mi çalışıyorlar? Süs için mi Üniversitemize mukaveleli âlimler getirdik? […]

“…Biz bile acı çaresizlikler içinde çok kere kendi kendimize bu çıkmazdan kurtulmaklığımızı akdolunan mukavelelerin bitmesine talik etmek zaruretini hissetmişizdir.

“Fakat nihayet bir mukaveleden kurtulmak için mutlaka onun bitmesini mi beklemek lâzımdır? Mukavele yalnız bizi mi bağlıyor? Ahkâmı icra olunmıyan mukavele yürütülemezse kendiliğinden bozulmuş olmaz mı?” (Yunus Nadi, “Maatteessüf Üniversite tam istediğimiz müessese olamadı”, Cumhuriyet, 14.10.1937, ss. 1 ve 3)

Yalman: (Yahûdi akademisyenler,) “kıymetli âlimlerdir ve Memlekete faydalı olmak için büyük bir hüsniniyet besliyorlar”

Yunus Nadi’nin mukâveleli Yahûdi akademisyenlerin hâl ve tavrını tenk̆îd eden başmakâlesine, Ahmet Emin Yalman, iki gün sonra, 16 Ekim 1937 târihli Tan gazetesinde “Üniversite Ecnebi Profesörleri” başlıklı makâlesiyle cevâb vererek onları müdâfaa ediyor ve onlardan arzû edilen nisbette semere alınmamasının kabâhatinin Üniversite sistemindeki aksaklıklarda, ayrıca menfâatleri haleldâr olan bâzı Türk akademisyenlerinin onlara karşı hased hissinde aranması lâzım geldiğini ileri sürüyor. Ona nazaran, geçen dört seneden sonra, artık onlardan âzamî semere almanın tam zamânıdır:

“Üniversitemizde bulunan ecnebi profesörler büyük bir teessür içinde bulunuyorlar. Bu teessüre sebep, sabahları çıkan bir arkadaşımızın [Cumhuriyet gazetesinin] evvelki günkü sayısında profesörler aleyhine yazdığı bir makaledir. […]

(Yunus Nadi’nin iddiâsının hilâfına) “Üniversitedeki ecnebî profesörlerin çoğu pek iyi seçilmiştir”

“Makaledeki iddiaları ve varılan neticeleri, hakikate hiç te uygun bulamadım. Öyle zannediyorum ki, arkadaşım, şahsen hoşnutsuzluk besliyenlerin telkinlerine kapılmış ve işi bizzat tetkik etmeden pek acele kararlar vermiştir.

“Benim kanaatime göre Üniversitedeki ecnebi profesörlerin çoğu pek iyi seçilmiştir. Yetişmiş, olgun bir Üniversite profesörüne beynelmilel piyasada yeri olan metalardan biri göz ile bakacak olursak görürüz ki, bu vasıflarda bir profesör çok revacı olan bir metadır. Dünyanın her tarafında aranılmaktadır. Her yerde müsait faaliyet fırsatları elde edebilir. Nitekim son sene içinde buradaki profesörlerden birkaçına muhtelif yerlerden müsait teklifler yapılmıştır. Aralarında bu teklifleri kabul edenler ve ayrılanlar olmuştur. Bu gibilerin ayrılmasının sebebi, dışarıda daha fazla gelir bulmalarından ziyade burada şartları ilmî çalışmıya müsait bulmamalarıdır.

Bilhâssa tıb sâhasında Yahûdi akademisyenlerin aleyhinde bulunanlar, “menfâatleri zedelenenlerdir”

“Üniversitemizde çalışan profesörler hakkında bir kanaate varmak için her fakülteyi ayrı ayrı gözden geçirmek lâzımdır. En çok dedikodular tıp fakültesi etrafında olmuştur. Çünkü zedelenen şahsî menfaatlerin çoğu buraya taallûk ediyor. […]

“…Tıp Fakültesinin eski klinik faaliyetlerile bugünkü vaziyet arasında halkın, talebenin ve mesleğin lehine olarak pek büyük bir fark bulunduğunu itiraf etmek lâzımdır.

“Diğer fakültelere gelince fen ve edebiyat gibi az talebesi olan ve lâboratuvar çalışmalarına veya vesikalar üzerinde tetebbulara ihtiyaç gösteren fakülteler ecnebi profesörlerinden çok istifade etmişlerdir. Buralarda eski talebe arasından çok kıymetli asistanlar yetişebilmiştir.

“Hukuk ve iktisat fakültelerinde vaziyet çok başkadır. Buralarda ecnebi profesörlere tercüme yolile takrir yaptırmak usulü tutulmuştur. Bu usul çok yanlıştır. Evvelâ ecnebi lisanile, sonra türkçe olarak cümle cümle tekrar edilen fasılalı takrirlerden talebenin istifadesi çok azdır. Ecnebi profesörlerden, ihtisas derslerinde ilerlemiş talebe ile meşgul olmak ve bilhassa doçent ve muavin yetiştirmek için istifade etmek lâzımdı. Bu iki fakültede bu nokta çok ihmal edilmiştir.

“Bu profesörlerin kıymeti dört sene evvel memleket için gümüş ise bugün altındır. Kendilerini memlekete bağlamak için her gayreti sarfetmek lâzımdır.”

“Her ciheti gözönünde tutmak suretile varacağımız netice şudur: Ecnebi profesörlerin çoğu kıymetli âlimlerdir. Yine çoğu, Üniversiteye ve memlekete faydalı olmak için büyük bir hüsnüniyet beslediklerini her suretle göstermişlerdir. Buna rağmen kendilerinden tam verim alınamamıştır. Çünkü profesörlerin yeni Üniversiteyi kurmakta reylerine pek az ehemmiyet verilmiş, kendi bildiğimiz ve alıştığımız yollarda yürünmüş ve bilhassa ekser profesörlerin yanına, yetişecek seviyede muavin verilmemiş, verilenler de maddî surette Üniversiteye bağlanamıyarak bir müddet sonra çekilmelerine meydan bırakılmıştır. Yani iş gördürülmek üzere dışarıdan getirilen birtakım makinelerden tam verim alınacak şekilde tertibat, vasıta ve imkân hazırlanmamıştır. Bundan dolayı profesörleri mesul tutmaya hakkımız yoktur.

“Bundan sonrası için şu noktayı göz önünde tutmak lâzımdır ki, profesörlerin verim imkânı bugün dört sene evvelkinden çok ziyadedir. Büyük bir kısmı dilimizi öğrenmişlerdir. Bir kısmı Türkçe takrir veriyor ve talebesile vasıtasız temasta bulunuyor. Memleketi de tanımışlar ve kendi sahaları dahilinde tetkiklere girişmişlerdir. Eğer, bu profesörlerin kıymeti dört sene evvel memleket için gümüş ise bugün altındır. Kendilerini memlekete bağlamak için her gayreti sarfetmek lâzımdır. Çünkü az verim içinde geçen dört senenin acısı gelecek seneler çıkarılacaktır.