Dünya siyasetinin kirli sahnesine dikkatle bakıldığında acı bir gerçek bütün açıklığıyla görülür: Büyük güçlerin gerçek dostluğu yoktur, çıkarları vardır. Dün bir milleti destekleyenler bugün onu yalnız bırakabilir. Dün “müttefik” dedikleriyle bugün karşı karşıya gelebilirler. Bu yüzden Müslümanların kaderini Washington’un, Moskova’nın veya başka bir gücün planlarına bağlaması tarih boyunca ağır bedeller doğurmuştur.

Bugün artık çok açık görülmektedir ki Amerika ne Türklerin gerçek dostudur, ne Kürtlerin, ne Arapların, ne de Farsların. Büyük güçler milletlere sevgi duydukları için değil, çıkarları için ilişki kurarlar. Özellikle son yarım asırda yaşanan gelişmeler, Amerika’nın değişmeyen en güçlü ittifaklarından birinin Siyonist projeleri korumak ve desteklemek olduğunu göstermiştir.

Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de ve İran üzerinde yürütülen baskılarda aynı tablo görülmektedir. Bu ülkelerde yaşayan halkların acıları büyürken, bölge sürekli istikrarsızlaştırılırken kazanan çoğu zaman bölge dışı güçler olmuştur. Müslüman toplumlar ise parçalanmış, birbirine düşürülmüş ve kendi coğrafyalarında bile başkalarının hesaplarının hedefi hâline getirilmiştir.

Oysa Kur’an Müslümanlara çok net bir uyarı yapmaktadır:

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o da onlardandır.” (Maide 51)

Bu ayetin mesajı açıktır: Müminler kaderlerini başkalarının siyasi hesaplarına teslim edemezler. Müminin izzeti Allah’a dayanmakla mümkündür.

Başka bir ayette Rabbimiz şöyle buyurur:

“Onlar size bir iyilik dokunsa üzülürler, size bir kötülük gelirse onunla sevinirler.” (Âl-i İmran 120)

Bu ayetler bize uluslararası ilişkilerde kör bir güvenin ne kadar tehlikeli olabileceğini öğretir. Tarih boyunca Müslümanların en büyük hatalarından biri, kendi güçlerini unutup dış güçlerin himayesine sığınmaları olmuştur.

Resûlullah (s.a.v.) ümmetin geleceğini anlatırken şu çarpıcı uyarıyı yapmıştır:

“Yakında milletler birbirlerini sofraya çağırır gibi sizin üzerinize üşüşecekler.”

Sahabeler sordular: “O gün sayımız az olduğu için mi?”

Peygamberimiz buyurdu: “Hayır, bilakis çok olacaksınız fakat selin üzerindeki köpük gibi olacaksınız.” (Ebû Dâvûd)

Bugün İslam dünyasının durumu bu hadisin işaret ettiği tabloyu hatırlatmaktadır. Nüfus çoktur fakat birlik zayıftır. Coğrafya geniştir fakat irade parçalanmıştır.

Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar… Aslında bunların hepsi aynı ümmetin parçalarıdır. Farklı diller konuşsalar da aynı kıbleye yönelirler, aynı kitaba inanırlar. Kur’an bunu şöyle ifade eder:

“Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana kulluk edin.” (Enbiya 92)

Ancak ne yazık ki emperyalist projeler Müslümanları kavimlere, mezheplere ve sınırlara bölerek birbirine düşürmüştür. Türk ile Kürt, Arap ile Fars birbirine rakip gibi gösterilmiştir. Oysa Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Müminler bir binanın tuğlaları gibidir; birbirlerini tutup güçlendirirler.” (Buhari, Müslim)

Bugün yapılması gereken şey çok açıktır: Özümüze dönmek. Aslımıza dönmek. Kur’an’a ve sünnete yeniden sarılmak.

Çünkü izzet Washington’da değil, Kur’an’dadır.

Güç askeri ittifaklarda değil, imanın dirilişindedir.

Kurtuluş başkalarının projelerinde değil, ümmetin yeniden ayağa kalkmasındadır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Eğer Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed 7)

Bugün Türklerin de, Kürtlerin de, Arapların da, Farsların da kurtuluşu birbirleriyle kavga etmekte değil; aynı kıbleye yönelen kalplerini yeniden birleştirmektedir. Çünkü ümmet parçalandığında kazanan emperyalizm olur; ümmet birleştiğinde ise zalimlerin planları çöker.

Artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Biz kimin ümmetiyiz?

Kimin kitabına inanıyoruz?

Kimin yolundan gidiyoruz?

Eğer gerçekten Allah’a iman ediyorsak çözüm açıktır:

Özüne dönen bir ümmet olmak.

Çünkü Allah’ın vaadi kesindir:

“Allah, sizden iman edip salih amel işleyenlere yeryüzünde mutlaka iktidar vereceğini vaat etmiştir.” (Nur 55)

O halde artık başkalarının gölgesinde siyaset aramak yerine, kendi inancımızın güneşine dönme vakti gelmiştir.

Ve belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey şudur:

Yeniden ümmet olduğumuzu hatırlamak.