Dünyamız, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en sancılı ve kaotik dönemlerinden birini yaşıyor. Savaşlar, işgaller, siyasi hesaplaşmalar ve değişen güç dengeleri, kurulan uluslararası sistemin artık ciddi şekilde sorgulanmasına neden oluyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzeninin temelinde hak, hukuk, adalet ve insan hakları gibi evrensel değerlerin bulunduğu iddia edilmişti. Ancak bugün yaşanan gelişmelere baktığımızda, ortaya konulan ilkeler ile uygulamalar arasındaki derin çelişki açıkça görülmektedir.
Aslında küresel sistem, daha kuruluş aşamasında ciddi sorunlar barındırıyordu. Çünkü adalet ve eşitlik üzerine inşa edildiği iddia edilen bu düzen, karar mekanizmalarında güçlü devletlerin ayrıcalıklarını esas alıyordu.
Küresel sistemin iflasına işaret eden gelişmelere baktığımızda; sanayi devriminden itibaren şekillenen sömürgecilik anlayışının farklı yöntemlerle varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Zayıf devletlerin güçlü devletler karşısında ezilmesi, uluslararası hukukun herkese eşit uygulanmaması ve siyasi çıkarların evrensel değerlerin önüne geçmesi bu düzenin en önemli sorunları arasında yer alıyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Filistin meselesidir. İşgal altındaki Filistin topraklarında, özellikle Gazze'de yaşanan ağır insani yıkım karşısında uluslararası toplumun etkisiz kalması, sistemin adalet anlayışını ciddi şekilde sorgulatmaktadır.
Bir diğer önemli sorun ise Birleşmiş Milletler'dir. Uluslararası barışın ve güvenliğin korunması amacıyla kurulan BM, bugün beş daimi üyesinin veto yetkisi nedeniyle adil ve etkin bir karar mekanizması olmaktan uzaklaşmıştır. ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa'nın belirleyici olduğu bu yapıda, dünyanın geri kalan ülkelerinin iradesi çoğu zaman etkisiz kalmaktadır.
Peki, dünya nüfusunun ve coğrafyasının önemli bir bölümünü oluşturan Müslüman ülkeler neden bu karar mekanizmasının daimi üyeleri arasında yer almamaktadır? Uluslararası sistemin temsil adaleti bakımından bu sorunun da cevaplanması gerekmektedir.
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte daha barışçıl bir dünya beklentisi oluşmuştu. Ancak Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve Yemen başta olmak üzere İslam coğrafyasında yaşanan savaşlar ve müdahaleler, bu beklentinin gerçekleşmediğini gösterdi. İslam coğrafyası, büyük güçlerin jeopolitik mücadelelerinin önemli merkezlerinden biri hâline geldi.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken başta BM olmak üzere uluslararası kuruluşların sorunların çözümüne yönelik etkili bir irade ortaya koyamaması da sistemin en büyük açmazlarından biridir.
DÜNYA YENİ BİR DÖNEMİN EŞİĞİNDE
Son yıllarda yaşanan Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze'deki yıkım,soykırım ve İran-ABD-İsrail arasındaki savaş ve gerilimler, uluslararası sistemin sorgulanmasını daha da hızlandırmıştır.
Bu gelişmeler yalnızca bölgesel çatışmalar değildir. Aynı zamanda dünyanın güvenlik, savunma, askerî ve ekonomik dengelerini doğrudan etkilemektedir. Yemen'deki Husiler meselesi, Sudan'da yaşanan iç savaş, Çin-Tayvan gerilimi ve Etiyopya-Eritre arasındaki sorunlar da dünya siyasetinin ne kadar kırılgan bir zemine oturduğunu göstermektedir.
Dikkat çekici bir diğer gelişme ise ülkelerin vatandaşlarını olası krizlere karşı hazırlıklı olmaya çağırmasıdır. Avrupa Birliği Komisyonu, Mart 2025'te kabul ettiği Hazırlık Birliği Stratejisi kapsamında vatandaşların en az 72 saat boyunca kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde hazırlıklı olmasını hedefledi. Bu yaklaşım yalnızca Avrupa Birliği ile sınırlı kalmadı. İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, Polonya, Finlandiya, Danimarka, Letonya ve Litvanya gibi ülkelerde de üç günlük hazırlık tavsiyeleri öne çıktı. Kanada da vatandaşlarına en az 72 saatlik acil durum ihtiyaçlarını karşılayabilecek hazırlık yapmalarını öneriyor.
Bazı ülkeler ise bu süreyi daha uzun tutuyor. İsveç ve Norveç vatandaşlarına bir haftalık hazırlık tavsiyesinde bulunurken İsviçre de yaklaşık bir haftalık acil durum erzağı bulundurulmasını öneriyor. Almanya ise vatandaşlarının mümkün olduğunca 10 günlük temel ihtiyaç stokuna sahip olmasını tavsiye ediyor. Japonya'da ise en az üç günlük, ideal olarak bir haftalık hazırlık yaklaşımı öne çıkıyor.
Elbette bu tavsiyeler yakın zamanda bir savaşın veya büyük bir felaketin yaşanacağı anlamına gelmiyor. Ancak devletlerin siber saldırılar, elektrik kesintileri, doğal afetler, altyapı sorunları ve jeopolitik krizler karşısında vatandaşlarını daha hazırlıklı hâle getirmeye çalışması, küresel güvenlik kaygılarının arttığını gösteriyor.
Bugün gelinen noktada mesele yalnızca mevcut sistemi sorgulamak değildir. Asıl mesele, yeni bir dünya düzeninin nasıl kurulacağıdır. Uluslararası hukukun bütün devletlere eşit uygulanması, BM'nin temsil kabiliyetinin artırılması ve güçlü devletlerin çıkarlarının adaletin önüne geçmesinin engellenmesi artık bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Çünkü hak, hukuk, adalet ve insan hakları yalnızca belirli devletler veya toplumlar için geçerli olamaz. Bu değerler gerçekten evrenselse herkes için geçerli olmak zorundadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanlığa barış ve güvenlik vaat eden uluslararası sistem, bugün kendi ilkeleriyle yüzleşmektedir.
Asıl soru artık mevcut sistemin ne kadar daha ayakta kalacağı değil, yerine nasıl bir dünya düzeninin kurulacağıdır.
Umarım kurulacak yeni düzen, yalnızca güçlü devletlerin değil, bütün insanlığın haklarını ve geleceğini koruyan bir anlayış üzerine inşa edilir.