Bazı hükümdarlar saraylarıyla, fetihleriyle ve adaletleriyle hatırlanır. Bazıları ise ardında bıraktıkları gözyaşı, kan ve yıkımla... Tarih, kimsenin unvanına göre hüküm vermez; yaptığına göre hüküm verir. Aradan asırlar geçse de bazı isimler, insanlığın ortak vicdanında bir ibret vesikası olarak yaşamaya devam eder. İşte Yezid dönemi de böyledir.
Sadece üç buçuk yıl süren bir iktidar...
Fakat bu kısa zaman dilimine sığan hadiseler, asırların hafızasına kazınacak kadar büyüktür.
Birinci yılda Kerbelâ'nın kızgın kumları Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sevgili torunu Hz. Hüseyin'in ve Ehl-i Beyt'in kanıyla kızardı.
İkinci yılda Allah Resûlü'nün "Haremim" dediği Medine, Harre faciasıyla gözyaşına boğuldu.
Üçüncü yılda ise Müslümanların kıblesi olan Kâbe mancınık taşlarının hedefi hâline geldi.
Bir hükümdarlığın üç yılı...
Üç büyük yara...
Ve ümmetin kalbinde asırlardır kapanmayan üç derin iz...
Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurur:
"Kim bir canı haksız yere öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir."
(Mâide, 5/32)
Kerbelâ'da ise sadece canlar alınmadı; ümmetin vicdanı da ağır bir yara aldı. Günlerce susuz bırakılan Hz. Hüseyin ve beraberindeki yiğitler, hakikatten taviz vermeden şehadeti tercih ettiler. O gün Kerbelâ'da dökülen kan, zulmün karşısında izzetle durmanın sembolü oldu.
Resûlullah (s.a.v.) torunları hakkında şöyle buyurmuştu:
"Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir."
(Tirmizî, Menâkıb, 31)
Ve yine:
"Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim. Allah Hüseyin'i seveni sever."
(Tirmizî, Menâkıb, 31)
Bu sözler, Kerbelâ'nın sadece tarihî bir olay olmadığını; ümmetin gönlünde dinmeyen bir acı olduğunu göstermektedir.
Kerbelâ'nın acısı henüz tazeyken bu defa hedef Medine oldu...
Allah Resûlü'nün yaşadığı, vahyin indiği, sahabenin yürüdüğü sokaklar...
Mescid-i Nebevî'nin gölgesindeki şehir...
Harre Vakası'yla tarifsiz acılar yaşadı.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine hakkında şöyle buyurmuştu:
"Medine onlar için daha hayırlıdır, keşke bilselerdi."
(Buhârî, Fedâilü'l-Medîne)
Böylesine mukaddes bir beldenin savaşın ve yağmanın sahnesi hâline gelmesi, İslam tarihinin en hüzünlü sayfalarından biri olarak kayıtlara geçti.
Ardından üçüncü büyük felaket yaşandı...
Yeryüzünde Allah'a kulluk için yapılan ilk ev...
Hz. İbrahim'in duasıyla yükselen Kâbe...
Kur'ân'ın ifadesiyle:
"Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ev, Mekke'deki o mübarek ve âlemler için hidayet kaynağı olan Beyt'tir."
(Âl-i İmrân, 3/96)
İşte o mukaddes mabed, kuşatma sırasında kullanılan mancınıklardan atılan taşlar ve çıkan yangın nedeniyle büyük zarar gördü. Kâbe'nin örtüsü yandı, ahşap bölümleri zarar gördü ve yapı ciddi hasar aldı. Müslümanların kalbi olan bu mukaddes mekânın böyle bir çatışmanın içinde kalması, İslam tarihinin en acı hadiseleri arasında yer aldı.
Bugün bütün bu hadiseler bize çok önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır:
İktidar, adaletle ayakta kalır.
Güç, merhametle anlam kazanır.
Otorite, hukukla değer bulur.
Adaletini kaybeden güç ise önce insanı, sonra değerleri, en sonunda da kendi meşruiyetini yıkar.
Kur'ân-ı Kerim'in şu ikazı bütün zamanların yöneticilerine hitap etmektedir:
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun."
(Mâide, 5/8)
Tarih, saltanatların büyüklüğünü değil; adaletin büyüklüğünü kaydeder.
Saraylar yıkılır...
Tahtlar devrilir...
Ordular dağılır...
Fakat mazlumun gözyaşı asırlar geçse de kurumaz.
Kerbelâ'nın sessiz çığlığı...
Harre'nin hüzünlü hatırası...
Kâbe'nin üzerine düşen ateş...
Bütün bunlar bize tek bir hakikati haykırmaktadır:
Zulüm, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, tarihin vicdanında mahkûm olmaya mahkûmdur.
Ve tarih, sonunda daima adaletin tarafında hükmünü verir.