​Modern zamanların ruhunu ve kapitalizmin en karanlık yüzünü ifşa eden o meşhur söz, bugün bir kader çizgisi gibi alnımıza kazınmış durumda: “Bir ürüne bedel ödemiyorsanız, ürün sizsiniz demektir.” Bugün tüm dünyanın bu yalın ama ürkütücü denklemle yönetildiğini söylemek, sanırım abartı olmayacaktır.

Hepimizin farkında olduğu ancak konforun sarhoşluğuyla kimsenin şikâyet etmediği bu manzara, bizleri uçsuz bucaksız bir “konformizm hülyasına” hapsediyor. ​Bir bakıma hepimiz, Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ndeki o efsunlu bahçesinde, uyuşmuş bir vaziyette yaşıyoruz. Durumu fark edip uyanmaya çalışanların hazin sonunu ise, bize yine o “efsunlu ekranlardan” izletiyorlar; modern ve nazik bir dille, aslında “ayağımızı denk almamız” gerektiğini fısıldıyorlar.

Charles Bukowski, o meşhur uyarı niteliğindeki sözü sanki bugün için söylemiş gibidir: “Kölelere asla özgür olacakları kadar ödeme yapmazlar. Hayatta kalmalarına yetecek kadarını verirler ki çalışmaya devam etsinler.”

​Adına "sistem" dediğimiz bu devasa çarkın gönüllü fedaileri gibiyiz. Avucumuzdaki telefondan duvardaki televizyona, bileğimizdeki saatten kapımızdaki temizlik robotuna kadar her şeyi, hayatımızı kolaylaştırsın diye birçoğunun parasını kendimiz ödeyerek evimize buyur ettik. Oysa biz, bu sahte kolaylığın bedelini en kıymetli varlığımızla; yani hayatımızla, mahremiyetimizle ödediğimizin farkında değilmişiz. Bir kısmı için ödediğimiz tutar o ürünün bizim hayatımızda oluşturacağı tahribatın sadece peşinatıymış. Kalan taksitleri, ruhumuzla, mahremiyetimizle, sağlığımızla ödeyecekmişiz.

​Gönüllere huzur ve sükûn veren İnşirah Suresindeki “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” hakikati, bu dijital çağda adeta tersten işletiliyor: Her kolaylığın içinde gizli bir zorluk barındırıldığını göremiyoruz. Kutsal emirlerin rehberliğinden uzaklaştığımızdan beri, dünyevi fırtınaların ortasında çaresizce kalakaldık. Filmin sonunda hepimiz bir “kurtarıcı” bekliyoruz lakin acı olan şu ki; hiçbirimiz bu konforlu esaretten gerçekten kurtulmak istemiyoruz.

​Gelin, hayatımızı kolaylaştırdığını sandığımız o “parıltılı zorluklara” yakından bakalım:

​Cep telefonlarımızdaki o masum görünen uygulamalar... Başta Google olmak üzere, “Daha yeni bunu konuşmuştuk, karşıma reklamı çıktı!” dediğimiz anlar artık bir tesadüf değil. İlk başlarda ürktüğümüz bu durumu, zamanla kendi rızamızla onayladığımız ayarlara borçlu olduğumuzu öğrendik. Ve garip bir şekilde, bu dijital gözetlemeden memnun olmaya başladık. Algoritmalar bizim adımıza karar veriyor, bize fikir sunuyor, sözüm ona zihnimizi aydınlatıyor. Peki, neyin karşılığında? Ücretsiz sandığımız bu sistem, sinsi bir röntgen cihazı gibi ruhumuzun haritasını çıkarıyor.

​Bileğimizdeki akıllı saatler ise nabzımızdan attığımız adıma kadar her veriyi, en mahrem biyolojik bilgilerimizi kendi rızamızla teslim ettiğimiz birer “elektronik kelepçeye” dönüşmüş durumda.

​Evimizdeki otonom cihazlara ne demeli? Biz mi onları kullanıyoruz, yoksa onlar mı bizi veri deposu olarak kullanıyor? Örneğin o akıllı temizlik robotları... Sadece zemini temizlemiyor; evin haritasını, yaşam alışkanlıklarımızı ve özel hayatımızın en kuytu detaylarını veri merkezlerine servis ediyor. Evimizi temizlerken, mahremiyetimizi de silip süpürüp götürüyor.

Televizyonlarla ise karşılıklı bir seyir halindeyiz: Biz camdan dünyayı izlediğimizi sanırken, o bizim zihnimizi izliyor; toplumsal kodlarımızı ve kültürel dokumuzu usulca erozyona uğratıyor. Hani filmin birinde “Zeki Müren de bizi görecek mi” diye espri yapıyorlardı ya, o söz artık espriden öte bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Artık kimse kimseye adres sormuyor, sorma ihtiyacı da hissetmiyor. “Konum at kalsın” sanal gerçekliğin içerisindeyiz. Konumu gir, yapay zekâ seni en kestirme yollardan ve en hızlı şekilde gideceğin yere götürür nasılsa. Yoksa ne zaman, nereye, nasıl, niçin ve kimle gittiğimizi tüm detayına kadar sistemin veri depolama birimine kaydetmiş mi oluyoruz? Bir gün, bir ay, bir yıl derken veriler üst üste işlendiği zaman geleceğimizle ilgili yönlendirmelere açık hale mi geliyoruz?

Şu zamanda her ortamda en sık duyduğumuz sözlerden biridir: “Bi selfie çekilelim mi?” Yüz tanıma sistemlerinin bu kadar geliştiği bir çağda ve odak noktası konusunda sıkıntı yaşadığımız bir zamanda en büyük teslimiyetimiz bu aslında. Selfie ya da namı diğer özçekimde ekranın ön tarafındaki kameraya bakmak yerine genelde ekrandaki kendimize bakıyoruz. Bu da bakış açımızın odak noktasından kaymasına neden olmaktadır. Olayın merkezine kendimizi aldığımızı düşünsek bile bakışımızın merkezinde kendimiz olmuyoruz. Yüz hatlarımızı en ince detayına kadar yapay zekâya kendi rızamızla verdiğimiz konusuna girmiyorum bile. Sonuçta filtrelerle kendimizi daha güzel göstermenin derdindeyiz. Güzel görünüyorsam, bunun kim tarafından, nasıl ve niçin kullandığının bir önemi kalmıyor artık. Ya da ben öyle zannederek kendimi rahatlatmış oluyorum.

​Nietzsche’nin dediği gibi: “Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakmaya başlar.” “Ben özgür bir bireyim” diyerek bu kuşatmadan sıyrılamayız. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için; insanlığın onuru ve geleceği için bu uykudan uyanmak zorundayız. Aksi takdirde, bedavası bu kadar pahalı olan bir hayatın altında hepimiz ezileceğiz.

​Vesselam.