Modern çağı, “kasvet çağı” diye tanımlasak acaba abartılı bir isimlendirmede bulunmuş olur muyuz, bilmiyorum… Görünen o ki çağdaş insanın kasveti hiç bitmiyor, tam aksine bir salgın gibi tüm insanlığı tehdit ediyor…
Kaybolan anlamlar, bulanıklaşan amaçlar, çürüyen idealler, ertelenmiş yaşamlar, cevapsız sorular, çözümsüz çırpınışlar, geçiştirilen görevler, kâbusa dönen rüyalar bu kasvetin yansımaları olsa gerek…
Ruhu daraltan, düşünce melekelerini donduran, iradeyi çökerten, idraki bulandıran, kalbi kuşatan bu marazi hâl, hayatı çekilmez kılıyor.
Peki nedir bu kasvet?
Üstümüze, içimize, sinemize sinen bu sis… İçimizi kemiren bu uğursuz virüs?
Yorgun, yılgın, bitkin, bezgin, bedbin ruh hâlleri hangi kasvetin sonucudur?
Kasvet ile malul ruhlar; tahammülsüz, takatsiz, doyumsuz, güvensiz, huzursuz… Hayra alamet olmayan bir durum…
Umutsuz, uyumsuz, uykusuz yığınlar kaygılı, kederli, hüzünlü ve agresif…
Duygular mat, davranışlar kaba ve katı, düşünceler dar ve donuk…
Kasvet bulutları dünyamızı karartıyor… İtinansız, inşirahsız, insicamsız insanlarımız içten içe eriyor… Artık bol ışıklı, çok sesli, renk cümbüşü yaşamlar huzur vermiyor…
Bu ağır kasvet dalgası önce kalbimizi vurdu… Kalpsizleştik…
Bu çağın en büyük günahı kalbi katletti… Kaskatı kesildi…
Kasvete kurban gitti… Gaflet ve kasvetin kucağında insanoğlu fıtratla zıtlaştı. Hakikate karşı duyarsızlaştı. Bedenine yatırım yaptı, ruhunu aç bıraktı…
İslami ve insani değerler dumura uğradı… Vicdan, insaf, erdem, edep, iyilik, insanlık, merhamet, sehavet, şefkat gün geçtikçe gönlümüzden ve gündemimizden çıkıp gidiyor…
Peki bu kahredici kasveti nasıl tedavi ve telafi edebiliriz?
Tatil, turizm, daha çok tüketim, müzik, oyun, eğlence, spor, doğa, deniz, gökyüzünün mavisi, ormanın yeşili, altının sarısı, gümüşün beyazı ile telafisi mümkün mü?
Eşya, meta, madde, moda, marka, model tutkusu bu derde deva olur mu sizce?
İmaj, prestij, makyaj, maske, estetik, sentetik, kozmetik gibi tutkular kasvetimizi giderebilir mi?
Maskelerimizin tezyin ve teşrifatı, lüks ve görkemi ruhumuzdaki acıyı alır mı, bilmiyorum…
Rahmet kıtlığına maruz kaldık… Bereket yoksunu olduk… Merhamet fukarası bir topluma dönüştük… Huzura hasret kaldık… Çünkü kasveti kanıksadık… Konforla gelen kasvete direnemedik…
Huşu ve haşyetimizi yitirdik… Kulluk ve kardeşliğimize yara aldık… Benliklestik, bireyselleştik…
Günün sonunda bu amansız illet kasvetini aşabilecek miyiz, yoksa alışmaya devam mı edeceğiz?
Şayet bu gidişattan müzdarip isek Rabbimiz teşhisi koyuyor ve bizi uyarıyor:
“İman edenlerin, Allah’ın zikri ve Kur’an’dan inen gerçekler karşısında kalplerinin saygı ve ürpertiyle yumuşayıp Allah’ın emirlerine tam teslim olma vakti hâlâ gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Çünkü o kitap verilenler, vahye muhatap olmalarının üzerinden belli bir zaman geçince, artık ona olan saygılarını yitirmişler ve neticede kalpleri katılaşıp kesilmişti. Onların pek çoğu Allah’a itaattan ve dinin sınırlarından çıkmışlardır.” (Hadîd-16)
Anlıyoruz ki, kasvetin asıl nedeni, İslami sorumlulukları ertelemek ve geçiştirmektir… Sürece yayılan yükümlülükler en büyük yozlaşma nedenidir.
Kasvetin ilacı, imanın gerektirdiği tüm mükellefiyetlere ciddiyetle yönelmektir… Kullukta tutarlı ve kararlı olmaktır.
Bu bağlamda kasvetle savaşta en temel dinamiklerimiz nelerdir diye soracak olursanız… Huşu, haşyet, takva, teslimiyet, tevekkül, tefekkür, tilavet, teheccüd, tevbe, tevazu, zikir, dua, sohbet, secde, sadık dost, mücahede ve mücadeledir… Bir de helal kazanç…
Şimdi tezkiye ve terbiye günlerindeyiz… Arınma eylemini, adanma bilincini kuşanmak zorundayız…
Günahla kirlenen bakışlarımızı, belleğimizi, benliğimizi temizlemek durumundayız…
Bir acil eylem planına ve açılımına muhtacız… Hemen, şimdi, burada… Ertelemeden, geçiştirmeden, gevşemeden… Bu gün kasvetle savaş günü…