Geçen hafta bir arkadaşımla seramik sergisine gittim. Özel bir şey yoktu aslında, ne büyük bir plan, ne önceden alınmış biletler, ne de "bu hafta sonu anlamlı bir şey yapmalıyım" diye kurulan ciddi bir niyet. Sadece "gel, bir yere gidelim" dedik ve gittik. Sergi salonunda küçük, çarpık bir kase duruyordu vitrinin köşesinde. Arkadaşım eğildi, baktı ve "Bence bu en dürüst parça" dedi. Neden? "Çünkü kusurlu olmayı kabul etmiş." İkimiz de sustuk bir süre. Sonra güldük, neye güldüğümüzü tam bilmeden.
Ama dönerken fark ettim: O günün tüm ağırlığı o vitrinin önünde kalmıştı.
İşte tam da bu yüzden, müzik dinlemek, bir sergide durup tablonun önünde saçma sapan yorumlar yapmak, çocuklara uçurtma uçurtmayı öğretmeye çalışırken kendinizin de heyecanlanıverdiğini fark etmek... bunların hepsi küçük birer tamir. Ve o tamirin önündeki tek engel, çoğu zaman sadece harekete geçmemektir. Oysa bu hareketi başlatmak için gereken niyet, "hadi temiz hava alalım" kadar basit. O eşiği bir kez aştığınızda, birçok şeyin sessiz sedasız yerli yerine oturduğunu görürsünüz.
Güzel olan şu ki bu tamirlerin bedeli de olmak zorunda değil.
Nisan ayında İzmir'de "Zaman Akıyor" seramik sergisi var, ücretsiz. Çanakkale'de "Sanat Varsa İnsanlık Var!" kapılarını açıyor. İstanbul'da Ruhi Su Dostlar Korosu sahne alıyor. Gaziantep'te Şahinbey Millet Camii ve Külliyesi'nde 100'e yakın mukaddes emanet sergileniyor, asırlar öncesinin sıcaklığı tam yanınızdaki yoldaşınızın kalbinde atıyor; 19 Nisan'a kadar ücretsiz. Antalya'da bu hafta Diplomasi Forumu'nda liderler "daha adil bir dünya" için masaya otururken, birkaç kilometre ötede çocuklar gökyüzüne uçurtma bırakıyor; ikisi de aynı şeyi söylüyor aslında. Muğla'da ve Eskişehir Sivrihisar'da çocuklar için kapılar sonuna kadar açık. Listeye bakıyorsunuz ve şunu görüyorsunuz: şehir, sizden para değil yalnızca bir adım istiyor.
Yani bahane kalmadı.
Ama biliriz, bazen en zor adım o ilk adımdır. Kendimizi "şu proje bitsin," "şu hafta daha sakin olur," "bir gün mutlaka gideceğiz" diye avutarak ertelemenin ustası haline getiriyoruz. Oysa paylaşılan bir an, ancak birlikte yaşandığında var olur; takvimde kalan bir niyet olarak değil. Değer verdiğimiz insanlar da biz de aynı anda bu şehirde, bu hayatta, bu Nisan'dayız. Bu kesişme noktası düşündüğümüzden çok daha kıymetli; her ertelenen gün onu biraz daha uzağa taşıyor.
O yüzden bir arkadaşınızı arayın. "Seninle bir sergiye gitmek istiyorum" deyin. Ya da "konsere gidelim mi?" Belki "neden?" diye sorar. "Öyle işte" deyin. Yeter.
Birlikte durulan bir tablo, ikiye bölünen bir sürpriz, aynı anda duyulan bir melodi, bunlar anı anı işleyen küçük iyileşmeler. Ve bu iyileşmeler için ne büyük bir bütçeye ne de mükemmel bir plana ihtiyaç var.
Geçenlerde internette bir genç gördüm. Bisikletiyle her gün İstanbul sokaklarında dolaşıyor, elindeki tohumları rastgele savuruyor. On yedi gündür. Bir proje değil, bir slogan değil, bir manifesto değil. Sadece bir niyet ve avucundaki tohumlar. Adı Ali Umut. İsmi gibi. Nesiller sonra o tohumlardan hangi çiçeklerin açacağını bilmiyor, belki hiç görmeyecek. Ama savuruyor. Çünkü bazen yapılabilecek en güçlü şey, sonucunu bilmeden güzel bir şeye başlamaktır.
Listenin bir yerinde yazıyordu: "Cem Sağbil - Dünya Hala Çiçek Açıyor." Bir sanatçı çıkıp bunu söylüyor ve size bedava gösteriyor. Gidin, omuz omuza verin.
Dünya hala çiçek açıyor. Yeter ki biz birlikte sulayalım.