Zalimlerin, canilerin, vampirlerin, barbarların ve müstekbirlerin dünyayı insansız, insanı da dünyasız bırakmak adına işledikleri cürümler, zulümler, soykırım ve katliamlarla yaşanamaz bir gezegen haline getirdikleri bu dünya bizim.

Özel laboratuvarlarda üretilen nice hastalıklar, utanmadan ve usanmadan bir bir tüketilen değerlerle, değersizleştirilerek cansız, kalpsiz, ruhsuz ve vicdansız bir et ve kemik yığını hâline getirilerek yok edilen insanlık bizim.

Üzerlerine boca edilen bombaların yakıp kavurup çölleştirdiği, üzerinde meyve veren bir ağaca, etrafına koku saçan bir çiçeğe hasret hale getirilen bu topraklar bizim.

Tarihi, kültürü, sanatı, edebiyatı, fikriyatı ve kitabiyatıyla İslâmî hayatın kılcal damarlarına ilmek ilmek dokuyarak nakşeden, işte bundan dolayı günümüz Nemrut ve Firavunları tarafından yok edilmek istenen o kutlu medeniyet bizim.

Kavim kavim, aşiret aşiret, kabile kabile, bölge bölge,mezhep mezhep, parti parti, cemaat cemaat, cemiyet cemiyet, kulüp kulüp bölünüp parçalanarak un ufak hale getirilen o geniş coğrafya bizim.

Bir medeniyeti tarihten silmek için o medeniyetin tarihini mensuplarının hafızalarından silmeye çalışarak reddi miras gafletiyle birçoğumuza unutturdukları o şanlı tarih bizim.

Yıkılması için şeytanca tuzaklar kurulan, ibadete kapatılarak kapılarına melunca kilitler vurulan Müslümanların namazları bile çok görülen, özgürlük isteyenlerin ellerine kelepçeler vurulan peygamber katili melunlarca içine kafirce, zalimce, küstahça, alçakça ve rezilce girilen o mübarek mâbed bizim.

Tembellik, taklitçilik, tefrika ve taassubun etkisiyle birbirine düşkün olması gerekirken birbirine düşürülen bu ümmet bizim.

Dünyaya gözlerini açtıkları gün hunharca katledilerek hayata gözlerini yuman, ciğerparelerinin acılarıyla ağlayan analar, inleyen babalar bizim.

Kaleleri, mâbedleri, mektepleri, dergahları, hanları, hamamları, çeşmeleri ve kervansaraylarıyla başımıza yıkılan ve yıkılmak istenen başkentler bizim.

“Öldürülmem şehadet, sürgün edilmem hicret, hapsedilmem halvet. Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Ben cenneti göğsümde taşıyorum” hakikatini en yüksek perdeden haykıran o soylu haykırışlarıyla bütün ilkel ve çağdaş putları kıran şanlı mücadeleleriyle insanlığa ilham veren, cihad meydanlarında küffar ile cenge tutuşup şehadet menziline varan, böylece muradların muradına eren yiğitler, mücahitler, şehitler bizim.

İnsanın içini parçalayan mersiyeler, yürek burkan ağıtlar, hüzün dolu şiirler, gurbet ve hasret yüklü türküler bizim.

Vahşice, zalimce, hoyratça, zorbaca, canavarca, alçakça sömürülen yer altı ve yer üstü kaynaklar bizim.

İçkinin, kumarın, zinanın, faizin, tehdit ve tasallutu ile inim inim inleyen çalışılmış sorularla o tertemiz itikadı çalınmak istenen, bağlanacağı bütün değerleri ellerinden alındığı için bağımlılıklar bataklığında çırpınarak zamanlarını ve ömürlerini heba eden o gençler bizim.

İçlerinden evlerimize, zihinlerimize, kalplerimize, haramların, günahların, isyan ve itirazların çağlayarak aktığı ekranlar bizim.

Modern ve çarpık kentleşmenin etik ve estetikten uzak mimarinin kapılarını büyüklerin bereketine, çocukların hareketine, eşlerin meveddetine, komşuların muhabbetine kapattığı her biri her geçen gün birer otel olmakla karşı karşıya kalan şu evler bizim.

Vahye savaş açanların, fıtratla kavga edenlerin, vicdana kafa tutanların, taklitçi ve takipçisi olmanın acı bir neticesi olarak daha dün kurdukları sıcacık yuvalarını bugün dağıtmak için mahkeme koridorlarında toplanan eşlerin boşanmalarıyla yerle bir ettikleri aileler bizim.

Bitmek tükenmek bilmeyen kışlar, bir türlü gelmek bilmeyen baharlar, zifiri karanlıkların unutturduğu seherler, gönül coğrafyamızda çıkarılan yangınlardan yükselen dumanlar, güneşimizin önünden çekilmeyen kara bulutlar bizim.

Savaşların, katliamların, soykırımların, insafsızca ortada bıraktığı yetimler, öksüzler, mazlumlar, kimsesizler, mustazaflar, çaresizler bizim.