Mensubu olmakla müftehir olduğumuz medeniyetimiz tam bir meclisler medeniyetidir. İlim meclisleri, zikir meclisleri, istişare meclisleri, fikir meclisleri söz konusu meclisler deryasından sadece birkaç katre. Bu meclisler içinde öğle bir meclis var ki, adeta bütün meclislerin hasılası… İşte bu meclis sevenlerimizden ve sevdiklerimizden mürekkep dost meclisi. O meclis merdiveninin ilk basamağı sevgidir, saygıdır bir diğer basamağı, sadakattir o merdivende yürüyenleri yükselten ve vefa basamağıdır insanı o faziletli meclisin kapısının eşiğine götüren. O mecliste bütün mesafeler yok olur. Ne kadar duvar varsa gönüller arasında alayı yıkılır. Bütün rütbeler sökülür, gönül bahçelerine muhabbet çınarları dikilir.

İnsan kendine gelir o mecliste, kendini bilir, kendini bulur, hep kendinde kalır. Dost meclisi en az sevinçler kadar acılarında paylaşıldığı bir meclistir. Bu özelliğinden dolayı kıymetli, bu güzelliğinden dolayısıyla faziletlidir.

O mecliste tahakküm yoktur, tekebbürün esamesi bile okunmaz. O meclise tahammül ve teamül hakimdir. O mecliste insana, hayata, dünyaya ve eşyaya dair her şey bütün cepheleri ve veçheleri ile konuşulur. O mecliste hiç kimse birbirini muş gibi yaparak dinlemez. Hiç kimse hiç kimseyi yanlış anlamaz. Birkaç gün önce Fatih’te o meclislerden birindeydim. Meclis, sevgili Nurettin Kayan dostumuzun evinde kurulmuştu. Her meslek, meşrep ve mektepten dostlarımız o meclisi teşrif ve tezyin etmişlerdi. O akşam Türkiye’nin sesine ses vermiş, Siverek ve Kahramanmaraş’tan gelen acı haberlerin gönül dünyamızdaki yankı ve yansımalarını konuşmuştuk. Hani “Su küçüğün söz büyüğündür.” derler ya; sözün besmelesini eğitime bir ömür vermiş emektar bir büyüğümüz çekmiş ve şu ibretli hatırayı anlatmıştı. “Lise 3. sınıfta okuyan zeki bir öğrencim vardı. Ailesinin hali vakti de hayli yerinde idi. Bir gün duydum ki bu öğrencim, bir yerden bir silah bulup, o silahı kafasına sıkarak intihar etmiş, geride de bir mektup bırakmış. Mektubunda şöyle diyordu; “Bu vakte kadar hiç kimse, hiçbir şey için bana hayır demedi. Bu gün aynı sınıfta okuduğumuz bir kıza arkadaşlık teklif ettim. Bana “Hayır” dedi. Aldığım bu cevap bana çok ağır geldi, hazmedemedim. “Hayır” kelimesini duyduğum bir dünyada yaşamak istemiyorum!”

Hadiselere anlam ve değer zaviyesinden bakan bir öğretmen arkadaşımız yaşanan süreci üç kelime ile özetledi; cinnet, cinayet ve intihar.

Ömrünü sivil toplum faaliyetlerine adamış başka bir dostumuz facianın fotoğrafını şöyle çekti. “Türkiye’de ahlakı ve maneviyatı merkeze alan bütün kurum, kuruluş, vakıf ve derneklerin ulaştığı gençlerin oranı sadece %3, gecemizi gündüz etmeli, daha fazla gence ulaşabilmek için daha çok çalışmalıyız.”

Bir başka dostumuz durumu tek cümle ile özetledi. “Dünya’da ve Türkiye’de maalesef ifsat ediciler ıslah edicilerden daha çok çalışıyor.”

Söylenenleri dikkat ve sükunetle dinleyen dostlarımızdan biri de alıcılarımızı Japonya’ya çevirerek. Şöyle dedi: “Arkadaşlar sevgiyi ve saygıyı hayata hakim kılmadan cinnet ve cinayetin önüne geçemeyiz. Bakınız Japonya’da öğrenciler okula başlar başlamaz, tam iki yıl büyüklere saygı eğitimi görüyor.”

Bir başka dostumuz hadiseleri cesaret üzerinden okudu ve şöyle dedi: “Etkili ve yetkili kimseler Millet ve Memleket hayrına alınmış kararları makam ve koltuk kaygısı gütmeden cesaretle uygulamadıkları müddetçe, yüreklerimizi burkan problemlerin üstesinden gelemeyiz.”

Her şeyin finali olur da sözün finali olmaz mı? Sözün finalini bir dostumuz kurduğu şu cümlelerle gerçekleştirdi: “Maalesef ebeveynler olarak yavrularımızın geleceğini düşünüp yeterince dersimizi çalışamıyoruz. Dijital kuşatmayı yaracak nitelik ve donanıma sahip değiliz. Bundan dolayı çocuklarımıza yetmiyoruz, yetemiyoruz, yetersiz kalıyoruz…